YÖKDİL Sosyal Alan Kelimeleri
Tarih, sosyoloji, iktisat, hukuk ve eğitim metinlerinde sık geçen 60 kelime. Sosyal bilimler adayları için akademik çekirdeğin üzerine eklenen katman.
- 0 biliniyor
- 0 öğreniliyor
- 0 yeni
- 0 bugün tekrar
Şıklara bakmadan karar ver:
1–5 tuşlarıyla da seçebilirsiniz.
Havuzdaki 60 kelimenin tamamı anlam · okunuş · örnek cümle
| Kelime | Anlam | Örnek | Durum |
|---|---|---|---|
| society /səˈsaɪəti/ | toplum noun | Every society sets its own limits on what may be said. Her toplum, neyin söylenebileceğine kendi sınırını koyar. | yeni |
| community /kəˈmjuːnəti/ | topluluk, cemaat noun | The mining community lost its main employer in a single year. Madenci topluluğu tek bir yılda en büyük işverenini yitirdi. | yeni |
| population /ˌpɒpjuˈleɪʃn/ | nüfus noun | The rural population fell by a third between the two censuses. Kırsal nüfus iki sayım arasında üçte bir azaldı. | yeni |
| urban /ˈɜːbən/ | kentsel adj | Urban households spend far more on transport than rural ones. Kentsel haneler ulaşıma kırsal hanelerden çok daha fazla harcıyor. | yeni |
| rural /ˈrʊərəl/ | kırsal adj | Rural schools were the first to close when the funding was cut. Ödenek kesildiğinde ilk kapanan okullar kırsaldakiler oldu. | yeni |
| migration /maɪˈɡreɪʃn/ | göç noun | Migration towards the coast reshaped the country's labour market. Kıyıya doğru göç, ülkenin iş gücü piyasasını yeniden biçimlendirdi. | yeni |
| minority /maɪˈnɒrəti/ | azınlık noun | The report examines how the language of a minority is preserved. Rapor, bir azınlığın dilinin nasıl korunduğunu inceliyor. | yeni |
| identity /aɪˈdentəti/ | kimlik noun | National identity is built as much by schooling as by history. Ulusal kimlik, tarih kadar okullaşmayla da kurulur. | yeni |
| custom /ˈkʌstəm/ | gelenek, âdet noun | The custom survived long after anyone remembered its purpose. Gelenek, amacını hatırlayan kalmadıktan çok sonra bile sürdü. | yeni |
| household /ˈhaʊshəʊld/ | hane, ev halkı noun | Average household size has fallen steadily since the 1960s. Ortalama hane büyüklüğü 1960'lardan beri düzenli olarak azaldı. | yeni |
| inequality /ˌɪnɪˈkwɒləti/ | eşitsizlik noun | Income inequality widened even while average wages rose. Ortalama ücretler yükselirken bile gelir eşitsizliği arttı. | yeni |
| welfare /ˈwelfeə(r)/ | refah; sosyal yardım noun | The welfare system was designed for a labour market that no longer exists. Sosyal yardım düzeni, artık var olmayan bir iş gücü piyasası için tasarlanmıştı. | yeni |
| civilization /ˌsɪvəlaɪˈzeɪʃn/ | uygarlık noun | The civilization left no writing, only its buildings. Bu uygarlık geriye yazı değil, yalnızca yapılarını bıraktı. | yeni |
| ancient /ˈeɪnʃənt/ | antik, çok eski adj | Ancient records give prices but almost never wages. Antik kayıtlar fiyat verir ama neredeyse hiç ücret vermez. | yeni |
| medieval /ˌmediˈiːvl/ | ortaçağa ait adj | Medieval towns grew where two trading roads met. Ortaçağ kentleri iki ticaret yolunun kesiştiği yerde büyüdü. | yeni |
| colonial /kəˈləʊniəl/ | sömürgeye ilişkin adj | Colonial borders still explain many of today's disputes. Sömürge sınırları bugünkü anlaşmazlıkların çoğunu hâlâ açıklıyor. | yeni |
| conquest /ˈkɒŋkwest/ | fetih noun | The conquest changed the language of the court within a generation. Fetih, sarayın dilini bir kuşak içinde değiştirdi. | yeni |
| dynasty /ˈdɪnəsti/ | hanedan noun | The dynasty held the throne for almost four hundred years. Hanedan tahtta neredeyse dört yüz yıl kaldı. | yeni |
| archive /ˈɑːkaɪv/ | arşiv noun | The archive was closed to researchers for most of the century. Arşiv, yüzyılın büyük bölümünde araştırmacılara kapalıydı. | yeni |
| manuscript /ˈmænjuskrɪpt/ | el yazması noun | Only one manuscript of the poem survived the fire. Şiirin yalnızca tek bir el yazması yangından kurtuldu. | yeni |
| excavation /ˌekskəˈveɪʃn/ | kazı noun | The excavation stopped when the site was found to be a cemetery. Alanın bir mezarlık olduğu anlaşılınca kazı durduruldu. | yeni |
| treaty /ˈtriːti/ | antlaşma noun | The treaty settled the border but not the question of language. Antlaşma sınırı çözdü ama dil sorununu çözmedi. | yeni |
| revolt /rɪˈvəʊlt/ | ayaklanma noun | The revolt began among tax collectors, not among peasants. Ayaklanma köylüler arasında değil, vergi tahsildarları arasında başladı. | yeni |
| heritage /ˈherɪtɪdʒ/ | miras, kültürel birikim noun | The town lists its heritage as its main source of income. Kasaba, ana gelir kaynağı olarak kültürel birikimini gösteriyor. | yeni |
| labour /ˈleɪbə(r)/ | emek; iş gücü noun | Cheap labour kept the mills profitable for another decade. Ucuz iş gücü fabrikaları on yıl daha kârlı tuttu. | yeni |
| wage /weɪdʒ/ | ücret, yevmiye noun
| The minimum wage was raised twice in the same year. Asgari ücret aynı yıl içinde iki kez yükseltildi. | yeni |
| income /ˈɪnkʌm/ | gelir noun | Half of all household income went on rent and food. Hane gelirinin yarısı kira ve gıdaya gidiyordu. | yeni |
| tax /tæks/ | vergi noun | A tax on windows changed the shape of eighteenth-century houses. Pencere üzerinden alınan bir vergi, on sekizinci yüzyıl evlerinin biçimini değiştirdi. | yeni |
| budget /ˈbʌdʒɪt/ | bütçe noun | The city budget was published only after the vote. Kent bütçesi ancak oylamadan sonra yayımlandı. | yeni |
| capital /ˈkæpɪtl/ | sermaye; başkent noun
| Foreign capital arrived faster than the rules to govern it. Yabancı sermaye, onu düzenleyecek kurallardan daha hızlı geldi. | yeni |
| currency /ˈkʌrənsi/ | para birimi noun
| A shared currency removed the cost of changing money. Ortak para birimi, para bozdurma maliyetini ortadan kaldırdı. | yeni |
| inflation /ɪnˈfleɪʃn/ | enflasyon noun | Wages were adjusted for inflation only once a year. Ücretler enflasyona göre yılda yalnızca bir kez ayarlanıyordu. | yeni |
| export /ˈekspɔːt/ | ihracat; ihraç etmek noun | Two crops account for most of the country's export earnings. İki ürün, ülkenin ihracat gelirinin çoğunu oluşturuyor. | yeni |
| consumer /kənˈsjuːmə(r)/ | tüketici noun | Consumer spending recovered long before wages did. Tüketici harcaması, ücretlerden çok önce toparlandı. | yeni |
| scarcity /ˈskeəsəti/ | kıtlık noun | Scarcity of water, not of land, set the limit on the harvest. Hasadın sınırını toprak değil, su kıtlığı belirledi. | yeni |
| subsidy /ˈsʌbsədi/ | devlet desteği noun | The subsidy was withdrawn once the industry became profitable. Sektör kâra geçince devlet desteği geri çekildi. | yeni |
| constitution /ˌkɒnstɪˈtjuːʃn/ | anayasa noun | The constitution was rewritten three times in forty years. Anayasa kırk yılda üç kez yeniden yazıldı. | yeni |
| legislation /ˌledʒɪsˈleɪʃn/ | yasama; mevzuat noun | New legislation on privacy took four years to pass. Mahremiyete ilişkin yeni mevzuatın geçmesi dört yıl aldı. | yeni |
| court /kɔːt/ | mahkeme noun | The court ruled that the evidence had been gathered unlawfully. Mahkeme, kanıtın hukuka aykırı toplandığına hükmetti. | yeni |
| verdict /ˈvɜːdɪkt/ | karar, hüküm noun | The verdict was reached after only two hours. Karara yalnızca iki saat sonra varıldı. | yeni |
| testimony /ˈtestɪməni/ | tanıklık noun | Her testimony contradicted every earlier account. Tanıklığı, daha önceki bütün anlatımlarla çelişiyordu. | yeni |
| sovereignty /ˈsɒvrənti/ | egemenlik noun | The islands were transferred without any loss of sovereignty. Adalar, egemenlikte hiçbir kayıp olmadan devredildi. | yeni |
| citizenship /ˈsɪtɪzənʃɪp/ | vatandaşlık noun | Citizenship was granted on the basis of residence, not birth. Vatandaşlık doğuma değil, ikamete göre veriliyordu. | yeni |
| parliament /ˈpɑːləmənt/ | parlamento noun | Parliament sat for only forty days that year. Parlamento o yıl yalnızca kırk gün toplandı. | yeni |
| democracy /dɪˈmɒkrəsi/ | demokrasi noun | Direct democracy works only while the assembly can meet in one place. Doğrudan demokrasi, ancak meclis tek bir yerde toplanabildiği sürece işler. | yeni |
| authority /ɔːˈθɒrəti/ | yetki; otorite noun | The local authority had the power to refuse but never used it. Yerel otoritenin reddetme yetkisi vardı ama hiç kullanmadı. | yeni |
| policy /ˈpɒləsi/ | siyasa, izlenen yol noun | Housing policy changed with every government. Konut siyasası her hükümetle değişti. | yeni |
| reform /rɪˈfɔːm/ | düzenleme, yenileştirme noun | Land reform redistributed a third of the country's fields. Toprak düzenlemesi, ülkedeki tarlaların üçte birini yeniden dağıttı. | yeni |
| curriculum /kəˈrɪkjələm/ | öğretim programı noun | The curriculum was set centrally and left teachers little room. Öğretim programı merkezden belirleniyor ve öğretmene az yer bırakıyordu. | yeni |
| motivation /ˌməʊtɪˈveɪʃn/ | güdülenme noun | Motivation fell sharply once the reward was removed. Ödül kaldırılınca güdülenme belirgin biçimde düştü. | yeni |
| perception /pəˈsepʃn/ | algı noun | Public perception of risk rarely matches the measured risk. Riske dair kamusal algı, ölçülen riskle nadiren örtüşür. | yeni |
| cognition /kɒɡˈnɪʃn/ | biliş noun | Sleep loss affects cognition long before it affects mood. Uykusuzluk bilişi, ruh hâlini etkilemeden çok önce etkiler. | yeni |
| reinforcement /ˌriːɪnˈfɔːsmənt/ | pekiştirme noun | Reinforcement works better when it is occasional than when it is constant. Pekiştirme, sürekli olduğunda değil ara sıra yapıldığında daha iyi işler. | yeni |
| anxiety /æŋˈzaɪəti/ | kaygı noun | Test anxiety lowers scores even among well-prepared students. Sınav kaygısı, iyi hazırlanmış öğrencilerde bile puanı düşürür. | yeni |
| adolescence /ˌædəˈlesns/ | ergenlik noun | Adolescence lengthened as schooling was extended. Okullaşma uzadıkça ergenlik de uzadı. | yeni |
| empathy /ˈempəθi/ | eşduyum noun | Empathy is easier to feel for one person than for a statistic. Eşduyum, bir istatistiğe değil tek bir kişiye karşı daha kolay duyulur. | yeni |
| literacy /ˈlɪtərəsi/ | okuryazarlık noun | Literacy spread faster in towns with a printing press. Okuryazarlık, matbaası olan kasabalarda daha hızlı yayıldı. | yeni |
| discipline /ˈdɪsəplɪn/ | disiplin; bilim dalı noun | Economics borrowed its methods from another discipline entirely. İktisat, yöntemlerini bambaşka bir bilim dalından ödünç aldı. | yeni |
| norm /nɔːm/ | ölçüt, yerleşik kural noun | What counts as polite is a norm, not a rule anyone wrote down. Nezaketin ne sayıldığı yazılı bir kural değil, yerleşik bir ölçüttür. | yeni |
| status /ˈsteɪtəs/ | konum, sosyal yer noun | Status inside the guild depended on years served, not on wealth. Lonca içindeki konum servete değil, hizmet yılına bağlıydı. | yeni |
Fen havuzunun sosyal bilimler karşılığı. Bu 60 kelime, akademik çekirdek (AWL) öğrenildikten sonra YÖKDİL Sosyal paragraflarında geriye kalan alan terimlerini kapatır.
Yolun neresi
4. aşama · Sınav malzemesine geçin — günde bir oturumla bu havuz yaklaşık 19 günde biter.
Sınav gününe kadar tekrarda tutulur; 'bitirilen' bir aşama değildir.
Sırada: YÖKDİL Sağlık
Kelimeleri cümle içinde sınamak için: cümle çevirisi setleri
Kaynak
YÖKDİL Sosyal Bilimler alan kelimeleri
YÖKDİL Sosyal paragrafları ağırlıklı olarak toplumsal yapı, tarih yazımı, iktisat politikaları, hukuk düzeni ve eğitim-psikoloji konuları etrafında döner. Bu havuz o alanların tekrar eden terimlerini toplar. YÖKDİL Sosyal paragrafları toplumsal yapı, tarih yazımı, iktisat politikaları, hukuk düzeni ve eğitim-psikoloji gibi konularda yoğunlaşır. Bu alanların terminolojisi günlük dilde de kullanılan kelimelerden oluşur ama akademik bağlamda daha dar, teknik bir anlama kayar (ör. ‘policy’ gündelik dilde ‘kural’ gibi anlaşılabilir ama burada ‘devlet politikası’ anlamındadır) — bu havuz o anlam kaymasını örnek cümlelerle sabitliyor.