Üçüncü 1000 Kelime
Genel sıklık listesinin son bandı. Bu kelimeler artık her metinde değil, ciddi metinlerde geçer: köşe yazısı, rapor, akademik giriş paragrafı.
- 0 biliniyor
- 0 öğreniliyor
- 0 yeni
- 0 bugün tekrar
Şıklara bakmadan karar ver:
1–5 tuşlarıyla da seçebilirsiniz.
Havuzdaki 608 kelimenin tamamı anlam · okunuş · örnek cümle
| Kelime | Anlam | Örnek | Durum |
|---|---|---|---|
| achievement /əˈtʃiːvmənt/ | başarı, kazanım noun | Landing on the Moon was a remarkable achievement. Ay'a inmek olağanüstü bir başarıydı. | yeni |
| negotiate /nɪˈɡəʊʃieɪt/ | müzakere etmek verb | The parties negotiated for three weeks. Taraflar üç hafta boyunca müzakere etti. | yeni |
| supplier /səˈplaɪə/ | tedarikçi noun | The supplier failed to deliver on time. Tedarikçi zamanında teslim edemedi. | yeni |
| prize /praɪz/ | ödül noun | She won first prize in the competition. Yarışmada birincilik ödülünü kazandı. | yeni |
| typically /ˈtɪpɪkli/ | tipik olarak, genellikle adverb | The process typically takes two weeks. Süreç genellikle iki hafta sürer. | yeni |
| peer /pɪə/ | akran, denk noun | The article went through peer review. Makale akran değerlendirmesinden geçti. | yeni |
| pension /ˈpenʃn/ | emekli maaşı noun | He receives a small state pension. Küçük bir devlet emekli maaşı alıyor. | yeni |
| wing /wɪŋ/ | kanat noun | The bird injured its left wing. Kuş sol kanadını yaraladı. | yeni |
| acquisition /ˌækwɪˈzɪʃn/ | edinim; satın alma noun | Language acquisition begins in the first year. Dil edinimi ilk yılda başlar. | yeni |
| deeply /ˈdiːpli/ | derinden, çok adverb | They were deeply concerned about the results. Sonuçlar konusunda derin endişe duyuyorlardı. | yeni |
| recognition /ˌrekəɡˈnɪʃn/ | tanınma; kabul noun | Her work finally received international recognition. Çalışması sonunda uluslararası tanınırlık kazandı. | yeni |
| electricity /ɪˌlekˈtrɪsəti/ | elektrik noun | The village had no electricity until 1975. Köyde 1975'e kadar elektrik yoktu. | yeni |
| assistance /əˈsɪstəns/ | yardım, destek noun | Technical assistance is available online. Teknik yardım internetten alınabilir. | yeni |
| retirement /rɪˈtaɪəmənt/ | emeklilik noun | He took early retirement at fifty-five. Elli beşinde erken emekli oldu. | yeni |
| respectively /rɪˈspektɪvli/ | sırasıyla adverb | The rates were 12% and 8% respectively. Oranlar sırasıyla %12 ve %8'di. | yeni |
| variation /ˌveəriˈeɪʃn/ | değişkenlik, çeşitlenme noun | There is wide variation between the groups. Gruplar arasında geniş bir değişkenlik var. | yeni |
| ultimately /ˈʌltɪmətli/ | nihayetinde adverb | Ultimately, the decision rests with the board. Nihayetinde karar yönetim kuruluna aittir. | yeni |
| proof /pruːf/ | kanıt noun | There is no proof that the treatment works. Tedavinin işe yaradığına dair bir kanıt yok. | yeni |
| smart /smɑːt/ | akıllı; şık adjective | That was a smart decision under the circumstances. Koşullar altında akıllıca bir karardı. | yeni |
| upset /ʌpˈset/ | üzmek; üzgün verb | The news upset the whole team. Haber bütün ekibi üzdü. | yeni |
| tooth /tuːθ/ | diş noun | The dentist removed a broken tooth. Diş hekimi kırık bir dişi çekti. | yeni |
| representation /ˌreprɪzenˈteɪʃn/ | temsil noun | The report calls for fair representation. Rapor adil temsil çağrısı yapıyor. | yeni |
| preparation /ˌprepəˈreɪʃn/ | hazırlık noun | Careful preparation saved us two weeks. Dikkatli hazırlık bize iki hafta kazandırdı. | yeni |
| dispute /dɪˈspjuːt/ | anlaşmazlık; itiraz etmek noun | The two countries have a long-standing border dispute. İki ülke arasında uzun süredir bir sınır anlaşmazlığı var. | yeni |
| agenda /əˈdʒendə/ | gündem noun | The item was added to the agenda late. Madde gündeme geç eklendi. | yeni |
| edition /ɪˈdɪʃn/ | baskı, basım noun | The second edition corrects several errors. İkinci baskı birkaç hatayı düzeltiyor. | yeni |
| silver /ˈsɪlvə/ | gümüş noun | The medal is made of silver. Madalya gümüşten yapılmış. | yeni |
| entertainment /ˌentəˈteɪnmənt/ | eğlence noun | The hotel offers evening entertainment. Otel akşamları eğlence sunuyor. | yeni |
| honest /ˈɒnɪst/ | dürüst adjective | To be honest, the plan will not work. Dürüst olmak gerekirse plan işlemeyecek. | yeni |
| retail /ˈriːteɪl/ | perakende noun | Retail sales fell for a third month. Perakende satışlar üçüncü ay da düştü. | yeni |
| wire /ˈwaɪə/ | tel, kablo noun | A loose wire caused the failure. Gevşek bir kablo arızaya yol açtı. | yeni |
| unlikely /ʌnˈlaɪkli/ | olası olmayan adjective | It is unlikely that the results will change. Sonuçların değişmesi olası değil. | yeni |
| gay /ɡeɪ/ | eşcinsel adjective | The survey included gay and lesbian respondents. Anket eşcinsel ve lezbiyen katılımcıları kapsıyordu. | yeni |
| slight /slaɪt/ | hafif, az adjective | There was a slight increase in temperature. Sıcaklıkta hafif bir artış oldu. | yeni |
| unknown /ʌnˈnəʊn/ | bilinmeyen adjective | The cause of the fault is still unknown. Arızanın nedeni hâlâ bilinmiyor. | yeni |
| zone /zəʊn/ | bölge, kuşak noun | The area was declared a safety zone. Bölge güvenlik kuşağı ilan edildi. | yeni |
| inch /ɪntʃ/ | inç noun | The gap is about half an inch wide. Aralık yaklaşık yarım inç genişliğinde. | yeni |
| solid /ˈsɒlɪd/ | katı; sağlam adjective | The argument rests on solid evidence. Sav sağlam kanıtlara dayanıyor. | yeni |
| enterprise /ˈentəpraɪz/ | teşebbüs, girişim noun | The company began as a small family enterprise. Şirket küçük bir aile işletmesi olarak başladı. | yeni |
| elderly /ˈeldəli/ | yaşlı adjective | The service is free for elderly residents. Hizmet yaşlı sakinler için ücretsiz. | yeni |
| owe /əʊ/ | borçlu olmak verb | We owe the supplier two payments. Tedarikçiye iki ödeme borcumuz var. | yeni |
| governor /ˈɡʌvənə/ | vali; yönetici noun | The governor announced the decision himself. Vali kararı bizzat açıkladı. | yeni |
| pitch /pɪtʃ/ | saha; ses perdesi noun | The pitch was too wet to play on. Saha oynanamayacak kadar ıslaktı. | yeni |
| arrival /əˈraɪvl/ | varış, geliş noun | On arrival, please report to the desk. Varışta lütfen danışmaya bildirin. | yeni |
| gate /ɡeɪt/ | kapı, geçit noun | The flight leaves from gate twelve. Uçuş on ikinci kapıdan kalkıyor. | yeni |
| ease /iːz/ | kolaylık; hafifletmek noun | She solved the problem with surprising ease. Sorunu şaşırtıcı bir kolaylıkla çözdü. | yeni |
| beer /bɪə/ | bira noun | They ordered two beers and a coffee. İki bira ve bir kahve söylediler. | yeni |
| specialist /ˈspeʃəlɪst/ | uzman noun | You need a specialist for this condition. Bu durum için bir uzmana ihtiyacınız var. | yeni |
| profile /ˈprəʊfaɪl/ | profil; kısa tanıtım noun | The magazine published a profile of the founder. Dergi kurucunun bir profilini yayımladı. | yeni |
| mood /muːd/ | ruh hâli, keyif noun | She was in no mood for questions. Soru sorulacak havada değildi. | yeni |
| episode /ˈepɪsəʊd/ | bölüm; olay noun | The final episode aired last Sunday. Son bölüm geçen pazar yayınlandı. | yeni |
| crack /kræk/ | çatlak; çatlamak noun | A crack appeared in the concrete wall. Beton duvarda bir çatlak belirdi. | yeni |
| numerous /ˈnjuːmərəs/ | çok sayıda adjective | Numerous studies have confirmed this pattern. Çok sayıda çalışma bu örüntüyü doğruladı. | yeni |
| symptom /ˈsɪmptəm/ | belirti noun | Fever is the most common symptom. Ateş en yaygın belirtidir. | yeni |
| virtually /ˈvɜːtʃuəli/ | neredeyse tamamen adverb | The disease has virtually disappeared in Europe. Hastalık Avrupa'da neredeyse tamamen ortadan kalktı. | yeni |
| era /ˈɪərə/ | çağ, dönem noun | We are living in a new era of communication. Yeni bir iletişim çağında yaşıyoruz. | yeni |
| coverage /ˈkʌvərɪdʒ/ | kapsam; haber yapımı noun | The story received wide media coverage. Haber geniş medya kapsamı gördü. | yeni |
| tension /ˈtenʃn/ | gerilim noun | Tension between the two groups increased. İki grup arasındaki gerilim arttı. | yeni |
| cable /ˈkeɪbl/ | kablo noun | The cable runs under the floor. Kablo zeminin altından geçiyor. | yeni |
| sensitive /ˈsensətɪv/ | hassas, duyarlı adjective | The instrument is sensitive to vibration. Cihaz titreşime duyarlı. | yeni |
| nervous /ˈnɜːvəs/ | gergin, endişeli adjective | He felt nervous before the presentation. Sunumdan önce gergindi. | yeni |
| prisoner /ˈprɪznə/ | mahkûm, tutuklu noun | The prisoner was released after two years. Mahkûm iki yıl sonra serbest bırakıldı. | yeni |
| tight /taɪt/ | sıkı, dar adjective | We are working to a tight deadline. Sıkı bir teslim tarihiyle çalışıyoruz. | yeni |
| wet /wet/ | ıslak adjective | The paint is still wet. Boya hâlâ ıslak. | yeni |
| secondary /ˈsekəndri/ | ikincil; orta öğretim adjective | This is a secondary consideration. Bu ikincil bir husus. | yeni |
| recruit /rɪˈkruːt/ | işe almak verb | The company recruited thirty new staff. Şirket otuz yeni personel işe aldı. | yeni |
| string /strɪŋ/ | ip; dizi noun | A string of failures damaged the brand. Bir dizi başarısızlık markaya zarar verdi. | yeni |
| cloud /klaʊd/ | bulut noun | Dark clouds gathered over the valley. Vadinin üzerinde kara bulutlar toplandı. | yeni |
| persuade /pəˈsweɪd/ | ikna etmek verb | They persuaded him to change his mind. Onu fikrini değiştirmeye ikna ettiler. | yeni |
| inspire /ɪnˈspaɪə/ | ilham vermek verb | Her research inspired a generation of scientists. Araştırması bir bilim insanı kuşağına ilham verdi. | yeni |
| grand /ɡrænd/ | büyük, görkemli adjective | The building has a grand entrance. Binanın görkemli bir girişi var. | yeni |
| crew /kruː/ | ekip, mürettebat noun | The crew worked through the night. Ekip gece boyunca çalıştı. | yeni |
| pupil /ˈpjuːpl/ | öğrenci; gözbebeği noun | Each pupil receives a printed report. Her öğrenci basılı bir karne alır. | yeni |
| false /fɔːls/ | yanlış, sahte adjective | The claim turned out to be false. İddia yanlış çıktı. | yeni |
| routine /ruːˈtiːn/ | rutin, olağan noun | The check is part of the daily routine. Kontrol günlük rutinin parçası. | yeni |
| sink /sɪŋk/ | batmak; lavabo verb | Heavy objects sink faster in salt water. Ağır cisimler tuzlu suda daha hızlı batar. | yeni |
| stare /steə/ | dik dik bakmak verb | He stared at the screen without speaking. Konuşmadan ekrana dik dik baktı. | yeni |
| anymore /ˌeniˈmɔː/ | artık adverb | The method is not used anymore. Yöntem artık kullanılmıyor. | yeni |
| hero /ˈhɪərəʊ/ | kahraman noun | The pilot was treated as a hero. Pilot bir kahraman gibi karşılandı. | yeni |
| supporter /səˈpɔːtə/ | destekçi, taraftar noun | The party lost many supporters that year. Parti o yıl çok destekçi kaybetti. | yeni |
| steady /ˈstedi/ | istikrarlı, düzenli adjective | There has been a steady increase in demand. Talepte istikrarlı bir artış oldu. | yeni |
| meter /ˈmiːtə/ | metre; sayaç noun | The room is four meters wide. Oda dört metre genişliğinde. | yeni |
| truck /trʌk/ | kamyon noun | The truck was carrying building material. Kamyon inşaat malzemesi taşıyordu. | yeni |
| nose /nəʊz/ | burun noun | The dog followed the scent with its nose. Köpek kokuyu burnuyla takip etti. | yeni |
| beside /bɪˈsaɪd/ | yanında preposition | She sat beside the window all evening. Bütün akşam pencerenin yanında oturdu. | yeni |
| sail /seɪl/ | yelken açmak verb | The ship sailed at first light. Gemi ilk ışıkta yola çıktı. | yeni |
| disaster /dɪˈzɑːstə/ | felaket noun | The flood was the worst disaster in decades. Sel onlarca yılın en büyük felaketiydi. | yeni |
| pace /peɪs/ | hız, tempo noun | Technology is changing at an unprecedented pace. Teknoloji görülmemiş bir hızla değişiyor. | yeni |
| heavily /ˈhevɪli/ | ağır biçimde, yoğun olarak adverb | The industry depends heavily on exports. Sektör ihracata ağır biçimde bağımlı. | yeni |
| terrorist /ˈterərɪst/ | terörist noun | The building was damaged in a terrorist attack. Bina bir terör saldırısında hasar gördü. | yeni |
| vital /ˈvaɪtl/ | hayati, çok önemli adjective | Sleep plays a vital role in memory. Uyku hafızada hayati bir rol oynar. | yeni |
| fascinate /ˈfæsɪneɪt/ | büyülemek, ilgisini çekmek verb | The subject has fascinated researchers for years. Konu yıllardır araştırmacıların ilgisini çekiyor. | yeni |
| spare /speə/ | yedek; ayırmak adjective | Keep a spare copy of the key. Anahtarın yedek bir kopyasını saklayın. | yeni |
| depression /dɪˈpreʃn/ | bunalım; durgunluk noun | The country entered a deep depression in 1930. Ülke 1930'da derin bir durgunluğa girdi. | yeni |
| guilty /ˈɡɪlti/ | suçlu adjective | He was found guilty of fraud. Dolandırıcılıktan suçlu bulundu. | yeni |
| mom /mɒm/ | anne noun | My mom taught me to read early. Annem bana erken okumayı öğretti. | yeni |
| distinction /dɪˈstɪŋkʃn/ | ayrım noun | The author draws a clear distinction between the two ideas. Yazar iki fikir arasında net bir ayrım yapıyor. | yeni |
| satisfaction /ˌsætɪsˈfækʃn/ | memnuniyet, tatmin noun | Customer satisfaction rose after the change. Değişiklikten sonra müşteri memnuniyeti arttı. | yeni |
| pour /pɔː/ | dökmek verb | She poured the liquid into a clean tube. Sıvıyı temiz bir tüpe döktü. | yeni |
| sweep /swiːp/ | süpürmek; hızla yayılmak verb | New rules sweep away the old system. Yeni kurallar eski sistemi süpürüp atıyor. | yeni |
| obligation /ˌɒblɪˈɡeɪʃn/ | yükümlülük noun | The contract creates a legal obligation. Sözleşme yasal bir yükümlülük doğuruyor. | yeni |
| sir /sɜː/ | efendim, bey noun | Dear Sir or Madam, I am writing to apply. Sayın Yetkili, başvurmak için yazıyorum. | yeni |
| anger /ˈæŋɡə/ | öfke noun | He struggled to control his anger. Öfkesini denetlemekte zorlandı. | yeni |
| pub /pʌb/ | meyhane, bar noun | They met at a pub near the station. İstasyonun yakınındaki bir barda buluştular. | yeni |
| perception /pəˈsepʃn/ | algı noun | Public perception of the risk changed quickly. Riske dair kamuoyu algısı hızla değişti. | yeni |
| naturally /ˈnætʃrəli/ | doğal olarak; doğuştan adverb | Naturally, the result depends on the sample. Doğal olarak sonuç örnekleme bağlı. | yeni |
| database /ˈdeɪtəbeɪs/ | veritabanı noun | The database holds ten million records. Veritabanı on milyon kayıt tutuyor. | yeni |
| initially /ɪˈnɪʃəli/ | başlangıçta adverb | Initially, the theory was rejected by most scholars. Başlangıçta teori çoğu akademisyen tarafından reddedildi. | yeni |
| territory /ˈterətri/ | toprak, bölge noun | The species defends its territory aggressively. Tür, bölgesini saldırganca savunur. | yeni |
| stream /striːm/ | akarsu; akış noun | A steady stream of visitors passed through. Sürekli bir ziyaretçi akışı geçti. | yeni |
| rarely /ˈreəli/ | nadiren adverb | The condition is rarely diagnosed in children. Durum çocuklarda nadiren teşhis edilir. | yeni |
| height /haɪt/ | yükseklik, boy noun | Measure the height from the floor. Yüksekliği zeminden ölçün. | yeni |
| western /ˈwestən/ | batılı, batı adjective | The study compares western and eastern models. Çalışma batı ve doğu modellerini karşılaştırıyor. | yeni |
| expansion /ɪkˈspænʃn/ | genişleme noun | The expansion of the network took three years. Ağın genişlemesi üç yıl sürdü. | yeni |
| constantly /ˈkɒnstəntli/ | sürekli, durmadan adverb | The data is constantly being updated. Veri sürekli güncelleniyor. | yeni |
| muscle /ˈmʌsl/ | kas noun | Regular exercise builds muscle slowly. Düzenli egzersiz kası yavaş yavaş geliştirir. | yeni |
| scare /skeə/ | korkutmak, ürkütmek verb | The noise scared the birds away. Gürültü kuşları korkutup kaçırdı. | yeni |
| badly /ˈbædli/ | kötü biçimde; çok adverb | The building was badly damaged. Bina ağır hasar gördü. | yeni |
| everyday /ˈevrideɪ/ | günlük, sıradan adjective | These are everyday problems for the team. Bunlar ekip için sıradan sorunlar. | yeni |
| boundary /ˈbaʊndri/ | sınır noun | The study pushes the boundary of what is technically possible. Çalışma, teknik olarak mümkün olanın sınırını genişletiyor. | yeni |
| essay /ˈeseɪ/ | deneme, kompozisyon noun | The essay must be under 2000 words. Deneme 2000 kelimenin altında olmalı. | yeni |
| scream /skriːm/ | çığlık atmak verb | Someone screamed in the corridor. Koridorda biri çığlık attı. | yeni |
| withdraw /wɪðˈdrɔː/ | geri çekmek, çekilmek verb | The company decided to withdraw its offer. Şirket teklifini geri çekmeye karar verdi. | yeni |
| disorder /dɪsˈɔːdə/ | bozukluk; düzensizlik noun | The clinic treats sleep disorders. Klinik uyku bozukluklarını tedavi ediyor. | yeni |
| furniture /ˈfɜːnɪtʃə/ | mobilya noun | The office furniture arrives on Friday. Ofis mobilyası cuma günü geliyor. | yeni |
| apartment /əˈpɑːtmənt/ | daire noun | They rented a small apartment downtown. Şehir merkezinde küçük bir daire kiraladılar. | yeni |
| demonstration /ˌdemənˈstreɪʃn/ | gösteri; gösterim noun | The demonstration drew ten thousand people. Gösteri on bin kişi topladı. | yeni |
| analyst /ˈænəlɪst/ | analist, çözümleyici noun | The analyst revised the forecast twice. Analist tahmini iki kez gözden geçirdi. | yeni |
| platform /ˈplætfɔːm/ | platform; peron noun | The train leaves from platform four. Tren dördüncü perondan kalkıyor. | yeni |
| steel /stiːl/ | çelik noun | The frame is made of stainless steel. Çerçeve paslanmaz çelikten. | yeni |
| cake /keɪk/ | kek, pasta noun | She baked a cake for the meeting. Toplantı için bir kek yaptı. | yeni |
| wound /wuːnd/ | yara noun | The wound healed within two weeks. Yara iki hafta içinde iyileşti. | yeni |
| restriction /rɪˈstrɪkʃn/ | kısıtlama noun | New restrictions were placed on water use. Su kullanımına yeni kısıtlamalar getirildi. | yeni |
| designer /dɪˈzaɪnə/ | tasarımcı noun | The designer presented three options. Tasarımcı üç seçenek sundu. | yeni |
| strain /streɪn/ | gerginlik, yük noun | The system is under considerable strain. Sistem hatırı sayılır bir baskı altında. | yeni |
| innovation /ˌɪnəˈveɪʃn/ | yenilik noun | Innovation drives growth in this sector. Bu sektörde büyümeyi yenilik sürüklüyor. | yeni |
| album /ˈælbəm/ | albüm noun | The album sold two million copies. Albüm iki milyon sattı. | yeni |
| singer /ˈsɪŋə/ | şarkıcı noun | The singer performed without a microphone. Şarkıcı mikrofonsuz söyledi. | yeni |
| trail /treɪl/ | iz, patika noun | The trail leads up to the summit. Patika zirveye çıkıyor. | yeni |
| trap /træp/ | tuzak noun | The question is a trap for careless readers. Soru, dikkatsiz okur için bir tuzak. | yeni |
| loose /luːs/ | gevşek, bol adjective | One of the screws was loose. Vidalardan biri gevşemişti. | yeni |
| extension /ɪkˈstenʃn/ | uzatma; ek noun | They asked for an extension of the deadline. Teslim tarihinin uzatılmasını istediler. | yeni |
| wealth /welθ/ | zenginlik, servet noun | The gap in wealth between regions is widening. Bölgeler arasındaki servet farkı büyüyor. | yeni |
| gradually /ˈɡrædʒuəli/ | yavaş yavaş adverb | Temperatures gradually returned to normal. Sıcaklıklar yavaş yavaş normale döndü. | yeni |
| tank /tæŋk/ | depo, tank noun | The fuel tank was almost empty. Yakıt deposu neredeyse boştu. | yeni |
| evil /ˈiːvl/ | kötülük; kötü noun | The novel explores the nature of evil. Roman kötülüğün doğasını irdeliyor. | yeni |
| remarkable /rɪˈmɑːkəbl/ | kayda değer, olağanüstü adjective | The recovery was remarkable given the damage. Hasar düşünüldüğünde iyileşme olağanüstüydü. | yeni |
| tune /tjuːn/ | melodi; ayar yapmak noun | I recognized the tune immediately. Melodiyi hemen tanıdım. | yeni |
| grass /ɡrɑːs/ | çimen, ot noun | The grass had not been cut for weeks. Çimenler haftalardır biçilmemişti. | yeni |
| invitation /ˌɪnvɪˈteɪʃn/ | davet, davetiye noun | The invitation arrived two days late. Davetiye iki gün geç geldi. | yeni |
| transition /trænˈzɪʃn/ | geçiş noun | The transition to renewable energy takes decades. Yenilenebilir enerjiye geçiş onlarca yıl alır. | yeni |
| frighten /ˈfraɪtn/ | korkutmak, dehşete düşürmek verb | The sudden noise frightened everyone. Ani gürültü herkesi korkuttu. | yeni |
| bid /bɪd/ | teklif vermek; teklif noun | The company made a bid for the contract. Şirket sözleşme için bir teklif verdi. | yeni |
| extraordinary /ɪkˈstrɔːdnri/ | olağanüstü adjective | The results were extraordinary by any standard. Sonuçlar her ölçüte göre olağanüstüydü. | yeni |
| brilliant /ˈbrɪliənt/ | parlak, mükemmel adjective | It was a brilliant piece of analysis. Parlak bir çözümlemeydi. | yeni |
| adviser /ədˈvaɪzə/ | danışman, öğüt veren noun | The adviser recommended a different route. Danışman farklı bir rota önerdi. | yeni |
| stem /stem/ | kök, gövde; kaynaklanmak verb | The problem stems from a design error. Sorun bir tasarım hatasından kaynaklanıyor. | yeni |
| mirror /ˈmɪrə/ | ayna noun | The survey mirrors earlier findings. Anket önceki bulguları yansıtıyor. | yeni |
| awful /ˈɔːfl/ | berbat, korkunç adjective | The weather was awful all week. Hava bütün hafta berbattı. | yeni |
| creative /kriˈeɪtɪv/ | yaratıcı adjective | The team took a creative approach. Ekip yaratıcı bir yaklaşım benimsedi. | yeni |
| nowadays /ˈnaʊədeɪz/ | bugünlerde adverb | Nowadays most applications are online. Bugünlerde başvuruların çoğu internet üzerinden. | yeni |
| poem /ˈpəʊɪm/ | şiir (tek bir eser) noun | The poem was written in the 1920s. Şiir 1920'lerde yazıldı. | yeni |
| agricultural /ˌæɡrɪˈkʌltʃərəl/ | tarımsal adjective | Agricultural output fell sharply that year. O yıl tarımsal üretim keskin biçimde düştü. | yeni |
| competitor /kəmˈpetɪtə/ | rakip, yarışmacı noun | Their main competitor cut prices first. Ana rakipleri önce fiyat kırdı. | yeni |
| alcohol /ˈælkəhɒl/ | alkol noun | The study measured alcohol consumption. Çalışma alkol tüketimini ölçtü. | yeni |
| festival /ˈfestɪvl/ | festival, şenlik noun | The film festival runs for ten days. Film festivali on gün sürüyor. | yeni |
| vegetable /ˈvedʒtəbl/ | sebze noun | Fresh vegetables are cheaper in season. Taze sebzeler mevsiminde daha ucuz. | yeni |
| van /væn/ | minibüs, panelvan noun | The van carried equipment to the site. Panelvan sahaya ekipman taşıdı. | yeni |
| confident /ˈkɒnfɪdənt/ | kendine güvenen; emin adjective | She is confident about the outcome. Sonuç konusunda kendinden emin. | yeni |
| planet /ˈplænɪt/ | gezegen noun | The planet completes an orbit in 88 days. Gezegen yörüngesini 88 günde tamamlıyor. | yeni |
| curve /kɜːv/ | eğri, kavis noun | The graph shows a steep curve after 2010. Grafik 2010'dan sonra dik bir eğri gösteriyor. | yeni |
| overcome /ˌəʊvəˈkʌm/ | üstesinden gelmek verb | They had to overcome a series of technical problems. Bir dizi teknik sorunun üstesinden gelmek zorunda kaldılar. | yeni |
| web /web/ | ağ noun | The web of relationships is complex. İlişkiler ağı karmaşık. | yeni |
| depth /depθ/ | derinlik noun | The article lacks depth in places. Makale yer yer derinlikten yoksun. | yeni |
| entrance /ˈentrəns/ | giriş noun | The main entrance is on the north side. Ana giriş kuzey tarafta. | yeni |
| log /lɒɡ/ | kütük; kayıt noun | The system keeps a log of every request. Sistem her isteğin kaydını tutuyor. | yeni |
| giant /ˈdʒaɪənt/ | dev adjective | A giant screen filled the back wall. Arka duvarı dev bir ekran kaplıyordu. | yeni |
| god /ɡɒd/ | tanrı noun | The temple was dedicated to a local god. Tapınak yerel bir tanrıya adanmıştı. | yeni |
| extensive /ɪkˈstensɪv/ | kapsamlı, geniş çaplı adjective | The topic has received extensive coverage. Konu kapsamlı biçimde ele alındı. | yeni |
| independence /ˌɪndɪˈpendəns/ | bağımsızlık noun | The country gained independence in 1960. Ülke 1960'ta bağımsızlığını kazandı. | yeni |
| sugar /ˈʃʊɡə/ | şeker noun | The drink contains no added sugar. İçecekte ilave şeker yok. | yeni |
| inner /ˈɪnə/ | iç, içteki adjective | The inner layer protects the circuit. İç katman devreyi koruyor. | yeni |
| pink /pɪŋk/ | pembe adjective | The solution turned pink after ten seconds. Çözelti on saniye sonra pembeye döndü. | yeni |
| shadow /ˈʃædəʊ/ | gölge noun | The tower cast a long shadow. Kule uzun bir gölge düşürdü. | yeni |
| strip /strɪp/ | şerit; soymak noun | Cut the paper into narrow strips. Kâğıdı dar şeritler hâlinde kesin. | yeni |
| smooth /smuːð/ | pürüzsüz; sorunsuz adjective | The transition was surprisingly smooth. Geçiş şaşırtıcı biçimde sorunsuzdu. | yeni |
| intervention /ˌɪntəˈvenʃn/ | müdahale noun | Early intervention improves the outcome. Erken müdahale sonucu iyileştirir. | yeni |
| impress /ɪmˈpres/ | etkilemek verb | The results impressed the review board. Sonuçlar değerlendirme kurulunu etkiledi. | yeni |
| exam /ɪɡˈzæm/ | sınav noun | The exam lasts three hours. Sınav üç saat sürer. | yeni |
| vice /vaɪs/ | kusur; yardımcı (unvanlarda) noun | The vice president chaired the meeting. Başkan yardımcısı toplantıyı yönetti. | yeni |
| behave /bɪˈheɪv/ | davranmak verb | The material behaves differently under heat. Malzeme ısı altında farklı davranır. | yeni |
| loud /laʊd/ | yüksek sesli adjective | The music was too loud to talk over. Müzik üstüne konuşulamayacak kadar yüksekti. | yeni |
| infection /ɪnˈfekʃn/ | enfeksiyon, bulaşma noun | The wound showed signs of infection. Yara enfeksiyon belirtileri gösteriyordu. | yeni |
| jacket /ˈdʒækɪt/ | ceket noun | He left his jacket on the chair. Ceketini sandalyede bıraktı. | yeni |
| dirty /ˈdɜːti/ | kirli adjective | The filter was dirty and had to be replaced. Filtre kirliydi ve değiştirilmesi gerekti. | yeni |
| regularly /ˈreɡjələli/ | düzenli olarak adverb | The data is regularly reviewed by two teams. Veri iki ekip tarafından düzenli olarak gözden geçiriliyor. | yeni |
| resort /rɪˈzɔːt/ | başvurmak; tatil yeri noun | Force should be a last resort. Güç son çare olmalı. | yeni |
| iron /ˈaɪən/ | demir; ütü noun | The bridge is built of iron and stone. Köprü demir ve taştan yapılmış. | yeni |
| broadcast /ˈbrɔːdkɑːst/ | yayınlamak; yayın verb | The match will broadcast live on Sunday. Maç pazar günü canlı yayınlanacak. | yeni |
| membership /ˈmembəʃɪp/ | üyelik noun | Membership of the union is voluntary. Sendika üyeliği gönüllüdür. | yeni |
| bread /bred/ | ekmek noun | The bread was still warm from the oven. Ekmek fırından yeni çıkmıştı, hâlâ sıcaktı. | yeni |
| blind /blaɪnd/ | kör; görmeyen adjective | The study used a blind review process. Çalışma kör hakemlik süreci kullandı. | yeni |
| pure /pjʊə/ | saf, arı adjective | The sample must be pure to give valid results. Geçerli sonuç için numunenin saf olması gerekir. | yeni |
| bloody /ˈblʌdi/ | kanlı adjective | The revolution was long and bloody. Devrim uzun ve kanlıydı. | yeni |
| ally /ˈælaɪ/ | müttefik noun | The country remained a close ally throughout. Ülke boyunca yakın bir müttefik olarak kaldı. | yeni |
| quantity /ˈkwɒntəti/ | miktar, nicelik noun | The quantity of data doubled in a year. Veri miktarı bir yılda ikiye katlandı. | yeni |
| bend /bend/ | bükmek, eğilmek verb | Metal pipes bend under high pressure. Metal borular yüksek basınç altında bükülür. | yeni |
| briefly /ˈbriːfli/ | kısaca adverb | Let me summarize the argument briefly. Savı kısaca özetleyeyim. | yeni |
| alarm /əˈlɑːm/ | alarm; telaş noun | The alarm went off at three in the morning. Alarm sabaha karşı üçte çaldı. | yeni |
| disturb /dɪˈstɜːb/ | rahatsız etmek, bozmak verb | Please do not disturb the samples. Lütfen numuneleri bozmayın. | yeni |
| flood /flʌd/ | sel; su basmak noun | The flood destroyed two hundred homes. Sel iki yüz evi yıktı. | yeni |
| poverty /ˈpɒvəti/ | yoksulluk noun | Millions still live below the poverty line. Milyonlarca insan hâlâ yoksulluk sınırının altında yaşıyor. | yeni |
| crazy /ˈkreɪzi/ | çılgın, deli adjective | The schedule was crazy that month. O ay program çılgıncaydı. | yeni |
| newly /ˈnjuːli/ | yeni, henüz adverb | The newly appointed director starts in May. Yeni atanan müdür mayısta başlıyor. | yeni |
| sponsor /ˈspɒnsə/ | sponsor, destekçi noun | The main sponsor withdrew last month. Ana sponsor geçen ay çekildi. | yeni |
| boot /buːt/ | bot, çizme noun | Wear proper boots on the site. Sahada uygun bot giyin. | yeni |
| dealer /ˈdiːlə/ | satıcı, bayi noun | The dealer offered a two-year warranty. Bayi iki yıllık garanti verdi. | yeni |
| button /ˈbʌtn/ | düğme noun | Press the red button to stop the machine. Makineyi durdurmak için kırmızı düğmeye basın. | yeni |
| desert /ˈdezət/ | çöl noun
| The desert covers most of the region. Çöl bölgenin çoğunu kaplıyor. | yeni |
| mate /meɪt/ | arkadaş; eş noun | He went to the match with a mate. Maça bir arkadaşıyla gitti. | yeni |
| occasionally /əˈkeɪʒnəli/ | ara sıra adverb | The error occurs occasionally under load. Hata yük altında ara sıra ortaya çıkıyor. | yeni |
| shareholder /ˈʃeəhəʊldə/ | hissedar noun | Shareholders approved the merger. Hissedarlar birleşmeyi onayladı. | yeni |
| bowl /bəʊl/ | kâse noun | Pour the mixture into a large bowl. Karışımı büyük bir kâseye dökün. | yeni |
| discovery /dɪˈskʌvəri/ | keşif noun | The discovery changed the field completely. Keşif alanı tamamen değiştirdi. | yeni |
| resistance /rɪˈzɪstəns/ | direnç noun | The plan met with strong resistance. Plan güçlü bir dirençle karşılaştı. | yeni |
| bath /bɑːθ/ | banyo, küvet noun | The flat has one bath and two showers. Dairede bir küvet ve iki duş var. | yeni |
| criticize /ˈkrɪtɪsaɪz/ | eleştirmek verb | The report criticized the earlier method. Rapor önceki yöntemi eleştirdi. | yeni |
| tap /tæp/ | musluk; hafifçe vurmak verb | She tapped the screen twice to confirm. Onaylamak için ekrana iki kez dokundu. | yeni |
| lip /lɪp/ | dudak noun | He bit his lip and said nothing. Dudağını ısırdı ve bir şey söylemedi. | yeni |
| apologize /əˈpɒlədʒaɪz/ | özür dilemek verb | The company apologized for the delay. Şirket gecikme için özür diledi. | yeni |
| approval /əˈpruːvl/ | onay noun | The plan still needs board approval. Plan hâlâ yönetim kurulu onayı gerektiriyor. | yeni |
| grab /ɡræb/ | kapmak, yakalamak verb | She grabbed the file before it fell. Dosya düşmeden önce onu kaptı. | yeni |
| lend /lend/ | ödünç vermek verb | Banks lend money at varying rates. Bankalar değişen oranlarda borç verir. | yeni |
| involvement /ɪnˈvɒlvmənt/ | katılım, dâhil olma noun | His involvement in the project was limited. Projeye katılımı sınırlıydı. | yeni |
| exposure /ɪkˈspəʊʒə/ | maruz kalma noun | Long exposure to noise damages hearing. Gürültüye uzun süre maruz kalmak işitmeye zarar verir. | yeni |
| conventional /kənˈvenʃənl/ | geleneksel, alışılmış adjective | Conventional methods no longer solve the problem. Alışılmış yöntemler sorunu artık çözmüyor. | yeni |
| digital /ˈdɪdʒɪtl/ | sayısal, dijital adjective | The archive is fully digital now. Arşiv artık tamamen dijital. | yeni |
| translate /trænzˈleɪt/ | çevirmek verb | The book was translated into forty languages. Kitap kırk dile çevrildi. | yeni |
| formation /fɔːˈmeɪʃn/ | oluşum, oluşturma noun | The formation of the committee took months. Komitenin oluşturulması aylar sürdü. | yeni |
| deposit /dɪˈpɒzɪt/ | yatırmak; depozito noun | A deposit of ten percent is required. Yüzde on depozito isteniyor. | yeni |
| pleasant /ˈpleznt/ | hoş, keyifli adjective | It was a pleasant surprise for everyone. Herkes için hoş bir sürprizdi. | yeni |
| establishment /ɪˈstæblɪʃmənt/ | kuruluş; yerleşik düzen noun | The establishment of the fund took two years. Fonun kurulması iki yıl sürdü. | yeni |
| rough /rʌf/ | kaba, pürüzlü; yaklaşık adjective | That is only a rough estimate. Bu yalnızca kaba bir tahmin. | yeni |
| pen /pen/ | kalem noun | Sign the form in blue or black pen. Formu mavi ya da siyah kalemle imzalayın. | yeni |
| recovery /rɪˈkʌvəri/ | iyileşme, toparlanma noun | Economic recovery began in late 2010. Ekonomik toparlanma 2010 sonunda başladı. | yeni |
| seal /siːl/ | mühürlemek; conta verb | Seal the container before shipping. Kabı göndermeden önce kapatın. | yeni |
| tube /tjuːb/ | tüp, boru noun | The liquid passes through a narrow tube. Sıvı dar bir tüpten geçiyor. | yeni |
| characterize /ˈkærəktəraɪz/ | nitelemek, özelliğini belirlemek verb | The period is characterized by rapid change. Dönem hızlı değişimle nitelenir. | yeni |
| exact /ɪɡˈzækt/ | tam, kesin adjective | We need the exact figure, not an estimate. Tahmin değil, tam rakam gerekiyor. | yeni |
| spin /spɪn/ | döndürmek, dönmek verb | The drum spins at high speed. Tambur yüksek hızda döner. | yeni |
| operator /ˈɒpəreɪtə/ | operatör; işletmeci noun | The operator shut down the line manually. Operatör hattı elle durdurdu. | yeni |
| infant /ˈɪnfənt/ | bebek, süt çocuğu noun | The study followed infants for two years. Çalışma bebekleri iki yıl izledi. | yeni |
| dig /dɪɡ/ | kazmak verb | Archaeologists dig carefully at this site. Arkeologlar bu alanda dikkatle kazı yapar. | yeni |
| drag /dræɡ/ | sürüklemek verb | The meeting dragged on for hours. Toplantı saatlerce sürüklendi. | yeni |
| mount /maʊnt/ | artmak; kurmak verb | Pressure mounted throughout the week. Baskı hafta boyunca arttı. | yeni |
| wrap /ræp/ | sarmak verb | Wrap the sample in clean paper. Numuneyi temiz kâğıda sarın. | yeni |
| dependent /dɪˈpendənt/ | bağımlı adjective | The outcome is dependent on several factors. Sonuç birkaç etkene bağlıdır. | yeni |
| specialize /ˈspeʃəlaɪz/ | uzmanlaşmak verb | The lab specializes in water analysis. Laboratuvar su analizinde uzmanlaşmıştır. | yeni |
| angle /ˈæŋɡl/ | açı; bakış açısı noun | Look at the problem from a different angle. Soruna farklı bir açıdan bakın. | yeni |
| chicken /ˈtʃɪkɪn/ | tavuk noun | The recipe calls for grilled chicken. Tarif ızgara tavuk gerektiriyor. | yeni |
| anxiety /æŋˈzaɪəti/ | kaygı noun | Exam anxiety affects performance. Sınav kaygısı performansı etkiler. | yeni |
| virus /ˈvaɪrəs/ | virüs noun | The virus spread rapidly across the region. Virüs bölgeye hızla yayıldı. | yeni |
| precisely /prɪˈsaɪsli/ | tam olarak, kesinlikle adverb | That is precisely the point of the study. Çalışmanın amacı tam olarak bu. | yeni |
| rival /ˈraɪvl/ | rakip, muadil noun | Their closest rival launched a similar product. En yakın rakipleri benzer bir ürün çıkardı. | yeni |
| offense /əˈfens/ | suç, ihlal noun | The offense carries a heavy penalty. Suç ağır bir ceza gerektiriyor. | yeni |
| teenager /ˈtiːneɪdʒə/ | ergen, genç noun | The survey questioned 500 teenagers. Anket 500 gence soru sordu. | yeni |
| admire /ədˈmaɪə/ | hayran olmak, takdir etmek verb | I admire the clarity of her writing. Yazısının açıklığını takdir ediyorum. | yeni |
| moderate /ˈmɒdərət/ | ılımlı, orta düzey adjective | The change had a moderate effect. Değişikliğin orta düzeyde bir etkisi oldu. | yeni |
| surgery /ˈsɜːdʒəri/ | ameliyat; muayenehane noun | She had surgery on her shoulder in May. Mayısta omzundan ameliyat oldu. | yeni |
| musician /mjuˈzɪʃn/ | müzisyen noun | The musician played three instruments. Müzisyen üç enstrüman çaldı. | yeni |
| significance /sɪɡˈnɪfɪkəns/ | önem noun | The finding is of great significance for medicine. Bulgu tıp açısından büyük önem taşıyor. | yeni |
| shower /ˈʃaʊə/ | duş; sağanak noun | A brief shower interrupted the ceremony. Kısa bir sağanak töreni kesti. | yeni |
| illegal /ɪˈliːɡl/ | yasa dışı adjective | The practice became illegal in 2003. Uygulama 2003'te yasa dışı hâle geldi. | yeni |
| charity /ˈtʃærəti/ | hayır kurumu; yardımseverlik noun | The money was donated to a local charity. Para yerel bir hayır kurumuna bağışlandı. | yeni |
| universal /ˌjuːnɪˈvɜːsl/ | evrensel adjective | The need for sleep is universal among mammals. Uyku ihtiyacı memeliler arasında evrenseldir. | yeni |
| cigarette /ˌsɪɡəˈret/ | sigara noun | Cigarette sales fell after the ban. Yasaktan sonra sigara satışları düştü. | yeni |
| consultant /kənˈsʌltənt/ | danışman, uzman noun | An outside consultant reviewed the process. Dışarıdan bir danışman süreci inceledi. | yeni |
| historian /hɪˈstɔːriən/ | tarihçi noun | The historian examined letters from that period. Tarihçi o döneme ait mektupları inceledi. | yeni |
| cousin /ˈkʌzn/ | kuzen noun | My cousin studies engineering in Ankara. Kuzenim Ankara'da mühendislik okuyor. | yeni |
| stupid /ˈstjuːpɪd/ | aptalca adjective | It would be stupid to ignore the warning. Uyarıyı görmezden gelmek aptalca olur. | yeni |
| keen /kiːn/ | istekli; keskin adjective | She is keen to start as soon as possible. Bir an önce başlamaya istekli. | yeni |
| twin /twɪn/ | ikiz noun | The study followed twins raised apart. Çalışma ayrı büyütülen ikizleri izledi. | yeni |
| clinical /ˈklɪnɪkl/ | klinik adjective | The drug is in the third clinical trial. İlaç üçüncü klinik denemede. | yeni |
| eastern /ˈiːstən/ | doğu, doğulu adjective | The eastern part of the country is drier. Ülkenin doğu kısmı daha kurak. | yeni |
| forecast /ˈfɔːkɑːst/ | tahmin noun | The forecast predicts heavy rain tomorrow. Tahmin yarın için şiddetli yağmur öngörüyor. | yeni |
| segment /ˈseɡmənt/ | kesim, dilim noun | This segment of the market is growing fast. Pazarın bu kesimi hızla büyüyor. | yeni |
| custom /ˈkʌstəm/ | gelenek, âdet noun | It is a local custom to bring a small gift. Küçük bir hediye getirmek yerel bir âdettir. | yeni |
| sand /sænd/ | kum noun | The sample contained fine sand and clay. Numune ince kum ve kil içeriyordu. | yeni |
| cap /kæp/ | kapak; üst sınır noun | The law sets a cap on annual increases. Yasa yıllık artışlara bir üst sınır koyuyor. | yeni |
| prompt /prɒmpt/ | hızlı; yol açmak adjective | Thank you for your prompt reply. Hızlı yanıtınız için teşekkürler. | yeni |
| charm /tʃɑːm/ | çekicilik, cazibe noun | The old town has a certain charm. Eski şehrin belli bir cazibesi var. | yeni |
| venture /ˈventʃə/ | girişim noun | The joint venture failed within a year. Ortak girişim bir yıl içinde başarısız oldu. | yeni |
| rescue /ˈreskjuː/ | kurtarmak verb | The crew rescued four passengers. Ekip dört yolcuyu kurtardı. | yeni |
| mess /mes/ | karışıklık, dağınıklık noun | The data was in a complete mess. Veri tam bir karmaşa içindeydi. | yeni |
| preference /ˈprefrəns/ | tercih noun | The survey recorded consumer preferences. Anket tüketici tercihlerini kaydetti. | yeni |
| league /liːɡ/ | lig; birlik noun | The club plays in the second league. Kulüp ikinci ligde oynuyor. | yeni |
| dialog /ˈdaɪəlɒɡ/ | diyalog noun | The two sides opened a direct dialog. İki taraf doğrudan bir diyalog başlattı. | yeni |
| cream /kriːm/ | krema; krem noun | Apply a thin layer of cream to the skin. Cilde ince bir kat krem sürün. | yeni |
| rapid /ˈræpɪd/ | hızlı adjective | The region saw rapid population growth. Bölge hızlı bir nüfus artışı gördü. | yeni |
| cancel /ˈkænsl/ | iptal etmek verb | The organizers cancelled the event. Düzenleyiciler etkinliği iptal etti. | yeni |
| regret /rɪˈɡret/ | pişman olmak verb | We regret to inform you of the delay. Gecikmeyi bildirmekten üzüntü duyarız. | yeni |
| dismiss /dɪsˈmɪs/ | reddetmek, göz ardı etmek verb | The court dismissed the appeal. Mahkeme itirazı reddetti. | yeni |
| beneath /bɪˈniːθ/ | altında preposition | The keys were hidden beneath a stone. Anahtarlar bir taşın altında saklıydı. | yeni |
| opponent /əˈpəʊnənt/ | rakip, karşı taraf noun | Opponents of the plan raised three objections. Planın karşıtları üç itiraz getirdi. | yeni |
| resist /rɪˈzɪst/ | direnmek, karşı koymak verb | Some bacteria resist even the strongest antibiotics. Bazı bakteriler en güçlü antibiyotiklere bile direnir. | yeni |
| capability /ˌkeɪpəˈbɪləti/ | yetenek, kapasite noun | The system lacks the capability to scale. Sistem ölçeklenme yeteneğinden yoksun. | yeni |
| absolute /ˈæbsəluːt/ | mutlak adjective | There is no absolute rule in this case. Bu durumda mutlak bir kural yok. | yeni |
| stroke /strəʊk/ | vuruş; felç noun | He suffered a stroke at the age of sixty. Altmış yaşında felç geçirdi. | yeni |
| dare /deə/ | cesaret etmek verb | Few dare to question the method. Yöntemi sorgulamaya çok azı cesaret ediyor. | yeni |
| barrier /ˈbæriə/ | engel noun | Language remains the main barrier to integration. Dil, uyumun önündeki başlıca engel olmayı sürdürüyor. | yeni |
| rid /rɪd/ | kurtulmak verb | The reform aims to rid the system of waste. Reform, sistemi israftan kurtarmayı amaçlıyor. | yeni |
| divorce /dɪˈvɔːs/ | boşanma noun | The divorce rate rose during that decade. O on yılda boşanma oranı arttı. | yeni |
| ruin /ˈruːɪn/ | mahvetmek; harabe verb | One error ruined the whole batch. Tek bir hata bütün partiyi mahvetti. | yeni |
| bury /ˈberi/ | gömmek verb | They bury the cables under the road. Kabloları yolun altına gömüyorlar. | yeni |
| counsel /ˈkaʊnsl/ | öğüt; avukat noun | The defendant was represented by counsel. Sanık avukat tarafından temsil edildi. | yeni |
| tendency /ˈtendənsi/ | eğilim noun | There is a tendency to overestimate short-term gains. Kısa vadeli kazançları abartma eğilimi var. | yeni |
| frequent /ˈfriːkwənt/ | sık, sık görülen adjective | Frequent errors suggest a design flaw. Sık görülen hatalar bir tasarım kusuruna işaret ediyor. | yeni |
| motor /ˈməʊtə/ | motor noun | The motor stopped without warning. Motor uyarı vermeden durdu. | yeni |
| survival /səˈvaɪvl/ | hayatta kalma noun | Early treatment improves survival rates. Erken tedavi sağkalım oranlarını iyileştirir. | yeni |
| counter /ˈkaʊntə/ | karşı koymak; tezgâh verb | The report counters the earlier claim. Rapor önceki iddiaya karşı çıkıyor. | yeni |
| possess /pəˈzes/ | sahip olmak verb | Few materials possess this combination of properties. Çok az malzeme bu özellik bileşimine sahiptir. | yeni |
| permission /pəˈmɪʃn/ | izin noun | You need written permission to reproduce it. Çoğaltmak için yazılı izin gerekiyor. | yeni |
| valley /ˈvæli/ | vadi noun | The river runs through a narrow valley. Nehir dar bir vadiden geçiyor. | yeni |
| float /fləʊt/ | yüzmek, batmamak verb | Ice floats because it is less dense. Buz daha az yoğun olduğu için yüzer. | yeni |
| mad /mæd/ | deli; çok kızgın adjective | The deadline drove everyone mad. Teslim tarihi herkesi çıldırttı. | yeni |
| greatly /ˈɡreɪtli/ | büyük ölçüde adverb | The design greatly reduces energy use. Tasarım enerji kullanımını büyük ölçüde azaltıyor. | yeni |
| electric /ɪˈlektrɪk/ | elektrikli adjective | The company sells electric vehicles. Şirket elektrikli araçlar satıyor. | yeni |
| impressive /ɪmˈpresɪv/ | etkileyici adjective | The growth figures are impressive. Büyüme rakamları etkileyici. | yeni |
| evolution /ˌiːvəˈluːʃn/ | evrim; gelişim noun | The evolution of the language took centuries. Dilin gelişimi yüzyıllar aldı. | yeni |
| awareness /əˈweənəs/ | farkındalık noun | The campaign raised awareness of the risks. Kampanya risklere dair farkındalığı artırdı. | yeni |
| violent /ˈvaɪələnt/ | şiddetli, şiddet içeren adjective | The protest turned violent after midnight. Protesto gece yarısından sonra şiddete dönüştü. | yeni |
| slave /sleɪv/ | köle noun | The museum documents the slave trade. Müze köle ticaretini belgeliyor. | yeni |
| wealthy /ˈwelθi/ | varlıklı, zengin adjective | The policy mainly benefits wealthy households. Politika esas olarak varlıklı hanelere yarıyor. | yeni |
| architecture /ˈɑːkɪtektʃə/ | mimari; yapı noun | The system architecture is documented online. Sistem mimarisi internette belgelenmiş. | yeni |
| acceptable /əkˈseptəbl/ | kabul edilebilir adjective | An error of two percent is acceptable. Yüzde iki hata kabul edilebilir. | yeni |
| coal /kəʊl/ | kömür noun | The plant still burns coal for electricity. Santral elektrik için hâlâ kömür yakıyor. | yeni |
| measurement /ˈmeʒəmənt/ | ölçüm noun | Take three measurements and average them. Üç ölçüm alıp ortalamasını alın. | yeni |
| successfully /səkˈsesfəli/ | başarıyla adverb | The team successfully replicated the study. Ekip çalışmayı başarıyla yineledi. | yeni |
| illustration /ˌɪləˈstreɪʃn/ | örnek; çizim noun | This case is a good illustration of the rule. Bu vaka kuralın iyi bir örneği. | yeni |
| burst /bɜːst/ | patlamak verb | The pipe burst during the cold spell. Boru soğuk dönemde patladı. | yeni |
| privilege /ˈprɪvəlɪdʒ/ | ayrıcalık noun | Access to the archive is a privilege, not a right. Arşive erişim bir hak değil, ayrıcalıktır. | yeni |
| buyer /ˈbaɪə/ | alıcı noun | The buyer withdrew before signing. Alıcı imzadan önce çekildi. | yeni |
| rail /reɪl/ | ray; demiryolu noun | Goods are moved by rail across the country. Mallar ülke genelinde demiryoluyla taşınıyor. | yeni |
| motivate /ˈməʊtɪveɪt/ | güdülemek, teşvik etmek verb | Small rewards motivated the group more. Küçük ödüller grubu daha çok güdüledi. | yeni |
| laboratory /ləˈbɒrətri/ | laboratuvar noun | The samples were sent to an external laboratory. Numuneler dış bir laboratuvara gönderildi. | yeni |
| mortgage /ˈmɔːɡɪdʒ/ | konut kredisi, ipotek noun | They took out a mortgage over twenty years. Yirmi yıl vadeli bir konut kredisi çektiler. | yeni |
| promotion /prəˈməʊʃn/ | terfi; tanıtım noun | She received a promotion after two years. İki yıl sonra terfi aldı. | yeni |
| passion /ˈpæʃn/ | tutku noun | He speaks about the subject with passion. Konudan tutkuyla söz ediyor. | yeni |
| champion /ˈtʃæmpiən/ | şampiyon; savunucu noun | She became a champion of open access. Açık erişimin savunucusu oldu. | yeni |
| fulfill /fʊlˈfɪl/ | yerine getirmek verb | The design fulfills all safety requirements. Tasarım bütün güvenlik gereklerini karşılıyor. | yeni |
| dust /dʌst/ | toz noun | A layer of dust covered the equipment. Ekipmanı bir toz tabakası kaplamıştı. | yeni |
| dedicate /ˈdedɪkeɪt/ | adamak, ayırmak verb | She dedicated ten years to the project. Projeye on yılını adadı. | yeni |
| roughly /ˈrʌfli/ | kabaca, yaklaşık adverb | The process takes roughly two hours. Süreç kabaca iki saat sürüyor. | yeni |
| skirt /skɜːt/ | etek noun | She wore a long grey skirt. Uzun gri bir etek giymişti. | yeni |
| province /ˈprɒvɪns/ | il, eyalet noun | The province has its own education budget. İlin kendi eğitim bütçesi var. | yeni |
| march /mɑːtʃ/ | yürümek; yürüyüş verb | Thousands marched through the capital. Binlerce kişi başkentte yürüdü. | yeni |
| evaluation /ɪˌvæljuˈeɪʃn/ | değerlendirme noun | The evaluation covered three academic years. Değerlendirme üç akademik yılı kapsadı. | yeni |
| compromise /ˈkɒmprəmaɪz/ | uzlaşma; ödün vermek noun | Both sides reached a compromise after long talks. İki taraf uzun görüşmelerin ardından bir uzlaşmaya vardı. | yeni |
| accomplish /əˈkʌmplɪʃ/ | başarmak, tamamlamak verb | The team accomplished the task ahead of time. Ekip görevi zamanından önce tamamladı. | yeni |
| weakness /ˈwiːknəs/ | zayıflık, zayıf yön noun | The main weakness of the study is its sample size. Çalışmanın ana zayıflığı örneklem büyüklüğü. | yeni |
| announcement /əˈnaʊnsmənt/ | duyuru noun | The announcement came late on Friday. Duyuru cuma günü geç saatte geldi. | yeni |
| salt /sɔːlt/ | tuz noun | Add a small amount of salt to the solution. Çözeltiye az miktarda tuz ekleyin. | yeni |
| glance /ɡlɑːns/ | göz atmak; bakış verb | She glanced at her watch and stood up. Saatine göz atıp ayağa kalktı. | yeni |
| opera /ˈɒprə/ | opera noun | The city built a new opera house. Şehir yeni bir opera binası yaptı. | yeni |
| contest /ˈkɒntest/ | yarışma noun | He won first place in the writing contest. Yazı yarışmasında birinci oldu. | yeni |
| brush /brʌʃ/ | fırça; fırçalamak verb | I brush my teeth twice a day. Dişlerimi günde iki kez fırçalarım. | yeni |
| embarrass /ɪmˈbærəs/ | utandırmak verb | The question seemed to embarrass him. Soru onu utandırmış gibi göründü. | yeni |
| gallery /ˈɡæləri/ | galeri noun | The gallery displays works by young artists. Galeri genç sanatçıların eserlerini sergiliyor. | yeni |
| genetic /dʒəˈnetɪk/ | genetik adjective | The condition has a genetic cause. Durumun genetik bir sebebi var. | yeni |
| aggressive /əˈɡresɪv/ | saldırgan; agresif adjective | The company took an aggressive approach to growth. Şirket büyümede agresif bir yaklaşım benimsedi. | yeni |
| chest /tʃest/ | göğüs; sandık noun | He felt a sharp pain in his chest. Göğsünde keskin bir ağrı hissetti. | yeni |
| literary /ˈlɪtərəri/ | edebî adjective | The prize is given for literary work. Ödül edebî çalışmalara veriliyor. | yeni |
| govern /ˈɡʌvn/ | yönetmek verb | Clear rules govern the use of the data. Verinin kullanımını açık kurallar yönetiyor. | yeni |
| embrace /ɪmˈbreɪs/ | benimsemek; kucaklamak verb | Many schools embrace new technology quickly. Birçok okul yeni teknolojiyi hızla benimsiyor. | yeni |
| praise /preɪz/ | övmek; övgü verb | Critics praised the film for its honesty. Eleştirmenler filmi dürüstlüğü için övdü. | yeni |
| silent /ˈsaɪlənt/ | sessiz adjective | The room went completely silent. Oda tamamen sessizleşti. | yeni |
| pump /pʌmp/ | pompa; pompalamak verb | The machine pumps water from the well. Makine kuyudan su pompalıyor. | yeni |
| publisher /ˈpʌblɪʃə/ | yayıncı noun | The publisher accepted the manuscript. Yayıncı el yazmasını kabul etti. | yeni |
| celebration /ˌselɪˈbreɪʃn/ | kutlama noun | The celebration lasted until midnight. Kutlama gece yarısına kadar sürdü. | yeni |
| golf /ɡɒlf/ | golf noun | He plays golf at the weekend. Hafta sonu golf oynuyor. | yeni |
| compensation /ˌkɒmpenˈseɪʃn/ | tazminat; telafi noun | Workers received compensation for the delay. İşçiler gecikme için tazminat aldı. | yeni |
| classical /ˈklæsɪkl/ | klasik adjective | She studied classical music for ten years. On yıl klasik müzik eğitimi aldı. | yeni |
| weigh /weɪ/ | tartmak; ağırlığında olmak verb | The package weighs almost two kilos. Paket neredeyse iki kilo ağırlığında. | yeni |
| deficit /ˈdefɪsɪt/ | açık, eksik noun | The country reduced its budget deficit. Ülke bütçe açığını azalttı. | yeni |
| flash /flæʃ/ | parlama; hızla geçmek noun | A flash of light came from the window. Pencereden bir ışık parlaması geldi. | yeni |
| friendship /ˈfrendʃɪp/ | dostluk noun | Their friendship lasted for forty years. Dostlukları kırk yıl sürdü. | yeni |
| profession /prəˈfeʃn/ | meslek noun | Teaching is a demanding profession. Öğretmenlik zorlu bir meslektir. | yeni |
| equation /ɪˈkweɪʒn/ | denklem noun | The equation has two possible solutions. Denklemin iki olası çözümü var. | yeni |
| gesture /ˈdʒestʃə/ | jest, hareket noun | A small gesture can mean a lot. Küçük bir jest çok şey ifade edebilir. | yeni |
| entertain /ˌentəˈteɪn/ | eğlendirmek verb | The show entertains children and adults alike. Gösteri çocukları da yetişkinleri de eğlendiriyor. | yeni |
| fantastic /fænˈtæstɪk/ | harika adjective | The weather was fantastic all week. Hava bütün hafta harikaydı. | yeni |
| inflation /ɪnˈfleɪʃn/ | enflasyon noun | Inflation rose sharply last year. Enflasyon geçen yıl sert biçimde yükseldi. | yeni |
| historic /hɪˈstɒrɪk/ | tarihî (önemli) adjective | The agreement was a historic moment. Anlaşma tarihî bir andı. | yeni |
| remote /rɪˈməʊt/ | uzak; uzaktan adjective | The village is in a remote area. Köy uzak bir bölgede. | yeni |
| therapy /ˈθerəpi/ | tedavi, terapi noun | She continued the therapy for six months. Terapiye altı ay devam etti. | yeni |
| orange /ˈɒrɪndʒ/ | portakal; turuncu noun | He drank a glass of orange juice. Bir bardak portakal suyu içti. | yeni |
| twist /twɪst/ | bükmek; dönemeç verb | Do not twist the cable too hard. Kabloyu fazla bükme. | yeni |
| personnel /ˌpɜːsəˈnel/ | personel noun | All personnel must wear identification. Tüm personel kimlik takmalıdır. | yeni |
| imagination /ɪˌmædʒɪˈneɪʃn/ | hayal gücü noun | The book captures a child's imagination. Kitap bir çocuğun hayal gücünü yakalıyor. | yeni |
| disagree /ˌdɪsəˈɡriː/ | katılmamak verb | The two studies disagree on this point. İki çalışma bu noktada ayrışıyor. | yeni |
| throat /θrəʊt/ | boğaz noun | He had a sore throat for three days. Üç gün boğaz ağrısı çekti. | yeni |
| tackle /ˈtækl/ | ele almak, uğraşmak verb | The report suggests ways to tackle the problem. Rapor sorunu ele almanın yollarını öneriyor. | yeni |
| forever /fərˈevə/ | sonsuza dek adverb | Nothing lasts forever. Hiçbir şey sonsuza dek sürmez. | yeni |
| joy /dʒɔɪ/ | sevinç noun | The news brought great joy to the family. Haber aileye büyük sevinç getirdi. | yeni |
| pregnant /ˈpreɡnənt/ | hamile adjective | She was pregnant when the photo was taken. Fotoğraf çekildiğinde hamileydi. | yeni |
| reliable /rɪˈlaɪəbl/ | güvenilir adjective | We need a reliable source for this claim. Bu iddia için güvenilir bir kaynağa ihtiyacımız var. | yeni |
| gear /ɡɪə/ | donanım; vites noun | They packed all their climbing gear. Bütün tırmanış donanımlarını topladılar. | yeni |
| click /klɪk/ | tıklamak verb | Click the button to continue. Devam etmek için düğmeye tıklayın. | yeni |
| poet /ˈpəʊɪt/ | şair noun | The poet read from her latest collection. Şair son kitabından okudu. | yeni |
| fortune /ˈfɔːtʃuːn/ | servet; talih noun | He made a fortune in the software industry. Yazılım sektöründe servet kazandı. | yeni |
| ceremony /ˈserɪməni/ | tören noun | The ceremony took place in the main hall. Tören ana salonda gerçekleşti. | yeni |
| pile /paɪl/ | yığın noun | A pile of papers covered the desk. Bir yığın kâğıt masayı kaplıyordu. | yeni |
| pig /pɪɡ/ | domuz noun | The farm raises a hundred pigs. Çiftlik yüz domuz yetiştiriyor. | yeni |
| automatically /ˌɔːtəˈmætɪkli/ | otomatik olarak adverb | The door closes automatically after ten seconds. Kapı on saniye sonra otomatik olarak kapanıyor. | yeni |
| scholar /ˈskɒlə/ | bilim insanı, âlim noun | Scholars still debate the origin of the text. Bilim insanları metnin kökenini hâlâ tartışıyor. | yeni |
| psychological /ˌsaɪkəˈlɒdʒɪkl/ | psikolojik adjective | The study measured psychological effects. Çalışma psikolojik etkileri ölçtü. | yeni |
| dramatically /drəˈmætɪkli/ | çarpıcı biçimde adverb | Prices rose dramatically in a single month. Fiyatlar tek ayda çarpıcı biçimde yükseldi. | yeni |
| stake /steɪk/ | pay; risk noun | A great deal is at stake in this decision. Bu kararda çok şey risk altında. | yeni |
| creature /ˈkriːtʃə/ | canlı, yaratık noun | Many creatures live at the bottom of the sea. Denizin dibinde birçok canlı yaşar. | yeni |
| partnership /ˈpɑːtnəʃɪp/ | ortaklık noun | The two firms formed a partnership. İki firma bir ortaklık kurdu. | yeni |
| participation /pɑːˌtɪsɪˈpeɪʃn/ | katılım noun | Participation in the survey was voluntary. Ankete katılım gönüllüydü. | yeni |
| penalty /ˈpenəlti/ | ceza noun | The penalty for late payment is high. Geç ödemenin cezası yüksek. | yeni |
| chamber /ˈtʃeɪmbə/ | oda, hazne noun | The chamber was kept at a constant temperature. Hazne sabit bir sıcaklıkta tutuldu. | yeni |
| fancy /ˈfænsi/ | süslü; canı istemek adjective | The report avoids fancy language. Rapor süslü bir dilden kaçınıyor. | yeni |
| poetry /ˈpəʊətri/ | şiir noun | He started writing poetry at school. Okulda şiir yazmaya başladı. | yeni |
| chat /tʃæt/ | sohbet etmek verb | We chat for a few minutes every morning. Her sabah birkaç dakika sohbet ederiz. | yeni |
| clothing /ˈkləʊðɪŋ/ | giysi, giyim noun | Bring warm clothing for the trip. Gezi için kalın giysi getirin. | yeni |
| sake /seɪk/ | hatır, uğur noun | She stayed for the sake of the children. Çocukların hatırı için kaldı. | yeni |
| shelf /ʃelf/ | raf noun | The book was on the top shelf. Kitap en üst raftaydı. | yeni |
| boost /buːst/ | artırmak; artış verb | The campaign helped boost sales. Kampanya satışları artırmaya yardım etti. | yeni |
| tail /teɪl/ | kuyruk noun | The dog wagged its tail. Köpek kuyruğunu salladı. | yeni |
| possession /pəˈzeʃn/ | sahiplik; eşya noun | He lost all his possessions in the fire. Yangında bütün eşyalarını kaybetti. | yeni |
| abortion /əˈbɔːʃn/ | kürtaj noun | The law on abortion differs between countries. Kürtaja ilişkin yasa ülkeden ülkeye değişiyor. | yeni |
| curious /ˈkjʊəriəs/ | meraklı adjective | Children are naturally curious about everything. Çocuklar doğal olarak her şeye meraklıdır. | yeni |
| wooden /ˈwʊdn/ | ahşap adjective | They sat at a long wooden table. Uzun bir ahşap masaya oturdular. | yeni |
| boom /buːm/ | patlama, hızlı artış noun | The city experienced a building boom. Şehir bir inşaat patlaması yaşadı. | yeni |
| tale /teɪl/ | masal, hikâye noun | She told the children an old tale. Çocuklara eski bir masal anlattı. | yeni |
| democratic /ˌdeməˈkrætɪk/ | demokratik adjective | The decision was made through a democratic process. Karar demokratik bir süreçle alındı. | yeni |
| maintenance /ˈmeɪntənəns/ | bakım noun | Regular maintenance keeps the machine running. Düzenli bakım makineyi çalışır tutar. | yeni |
| pot /pɒt/ | tencere, kap noun | She put the pot on the stove. Tencereyi ocağa koydu. | yeni |
| cow /kaʊ/ | inek noun | The farmer keeps twenty cows. Çiftçi yirmi inek besliyor. | yeni |
| strengthen /ˈstreŋθn/ | güçlendirmek verb | The agreement will strengthen ties between them. Anlaşma aralarındaki bağları güçlendirecek. | yeni |
| constraint /kənˈstreɪnt/ | kısıt, engel noun | Time constraints limited the scope of the study. Zaman kısıtları çalışmanın kapsamını sınırladı. | yeni |
| fold /fəʊld/ | katlamak verb | Fold the paper in half. Kâğıdı ikiye katlayın. | yeni |
| bin /bɪn/ | kutu, çöp kutusu noun | Put the waste in the bin. Atığı çöp kutusuna atın. | yeni |
| potentially /pəˈtenʃəli/ | potansiyel olarak adverb | The change is potentially very useful. Değişiklik potansiyel olarak çok yararlı. | yeni |
| pretend /prɪˈtend/ | -mış gibi yapmak verb | Do not pretend that you did not know. Bilmiyormuş gibi yapma. | yeni |
| diversity /daɪˈvɜːsəti/ | çeşitlilik noun | Biological diversity declines as habitats shrink. Yaşam alanları küçüldükçe biyolojik çeşitlilik azalır. | yeni |
| allege /əˈledʒ/ | iddia etmek, ileri sürmek verb | The report alleges that the data were altered. Rapor verilerin değiştirildiğini iddia ediyor. | yeni |
| inquiry /ɪnˈkwaɪəri/ | soruşturma; sorgu noun | The government opened an inquiry into the accident. Hükümet kaza hakkında bir soruşturma açtı. | yeni |
| resign /rɪˈzaɪn/ | istifa etmek verb | The minister decided to resign. Bakan istifa etmeye karar verdi. | yeni |
| craft /krɑːft/ | zanaat, ustalık noun | Furniture making is a traditional craft. Mobilya yapımı geleneksel bir zanaattır. | yeni |
| strict /strɪkt/ | katı, sıkı adjective | The school has strict rules about phones. Okulun telefonlar konusunda katı kuralları var. | yeni |
| concrete /ˈkɒŋkriːt/ | somut; beton adjective | We need concrete evidence, not opinions. Bize görüş değil, somut kanıt gerek. | yeni |
| shell /ʃel/ | kabuk noun | The shell protects the animal inside. Kabuk içindeki hayvanı korur. | yeni |
| humor /ˈhjuːmə/ | mizah, espri noun | The essay is written with dry humor. Deneme kuru bir mizahla yazılmış. | yeni |
| limitation /ˌlɪmɪˈteɪʃn/ | sınırlılık, kısıt noun | The study acknowledges its own limitations. Çalışma kendi sınırlılıklarını kabul ediyor. | yeni |
| stability /stəˈbɪləti/ | istikrar, kararlılık noun | Political stability attracts foreign investment. Siyasi istikrar yabancı yatırım çeker. | yeni |
| wise /waɪz/ | akıllıca, bilgece adjective | It would be wise to check the source first. Önce kaynağı denetlemek akıllıca olur. | yeni |
| neglect /nɪˈɡlekt/ | ihmal etmek; ihmal verb | Earlier studies neglect this variable entirely. Önceki çalışmalar bu değişkeni tümüyle ihmal ediyor. | yeni |
| compose /kəmˈpəʊz/ | oluşturmak; bestelemek verb | Water composes most of the human body. İnsan vücudunun çoğunu su oluşturur. | yeni |
| jail /dʒeɪl/ | hapis, cezaevi noun | He spent two years in jail. İki yılını cezaevinde geçirdi. | yeni |
| carbon /ˈkɑːbən/ | karbon noun | The process releases carbon into the atmosphere. Süreç atmosfere karbon salıyor. | yeni |
| cheese /tʃiːz/ | peynir noun | The region is known for its cheese. Bölge peyniriyle tanınır. | yeni |
| pipe /paɪp/ | boru noun | Water flows through a narrow pipe. Su dar bir borudan akıyor. | yeni |
| destruction /dɪˈstrʌkʃn/ | yıkım, tahribat noun | The storm caused widespread destruction. Fırtına geniş çaplı yıkıma yol açtı. | yeni |
| guitar /ɡɪˈtɑː/ | gitar noun | He learned to play the guitar at school. Gitar çalmayı okulda öğrendi. | yeni |
| flag /flæɡ/ | bayrak; işaretlemek noun | The system flags unusual entries automatically. Sistem olağan dışı kayıtları otomatik işaretliyor. | yeni |
| piano /piˈænəʊ/ | piyano noun | There is an old piano in the hall. Salonda eski bir piyano var. | yeni |
| magic /ˈmædʒɪk/ | sihir, büyü noun | The result is not magic; it follows from the data. Sonuç sihir değil; verilerden çıkıyor. | yeni |
| ski /skiː/ | kayak yapmak verb | They ski every winter. Her kış kayak yapıyorlar. | yeni |
| whisper /ˈwɪspə/ | fısıldamak; fısıltı verb | She whispered the answer to her friend. Cevabı arkadaşına fısıldadı. | yeni |
| rear /rɪə/ | arka; yetiştirmek adjective | The rear entrance stays open until eight. Arka giriş sekize kadar açık kalıyor. | yeni |
| menu /ˈmenjuː/ | menü, liste noun | Choose an option from the menu. Menüden bir seçenek seçin. | yeni |
| moon /muːn/ | ay noun | The moon affects the tides. Ay gelgitleri etkiler. | yeni |
| bless /bles/ | kutsamak verb | The ceremony blesses the new building. Tören yeni binayı kutsuyor. | yeni |
| airline /ˈeəlaɪn/ | havayolu şirketi noun | The airline cancelled three flights. Havayolu üç uçuşu iptal etti. | yeni |
| grandmother /ˈɡrænmʌðə/ | büyükanne noun | Her grandmother told her the story. Hikâyeyi ona büyükannesi anlattı. | yeni |
| jury /ˈdʒʊəri/ | jüri noun | The jury reached a decision after two days. Jüri iki gün sonra karara vardı. | yeni |
| composition /ˌkɒmpəˈzɪʃn/ | bileşim; kompozisyon noun | The composition of the soil varies by region. Toprağın bileşimi bölgeye göre değişir. | yeni |
| scan /skæn/ | taramak; tarama verb | Readers scan a page before reading it closely. Okurlar bir sayfayı dikkatle okumadan önce tarar. | yeni |
| bunch /bʌntʃ/ | demet, grup noun | She brought a bunch of flowers. Bir demet çiçek getirdi. | yeni |
| racial /ˈreɪʃl/ | ırksal, ırka dayalı adjective | The study examines racial differences in outcomes. Çalışma sonuçlardaki ırksal farkları inceliyor. | yeni |
| greet /ɡriːt/ | selamlamak, karşılamak verb | The host greets every guest at the door. Ev sahibi her konuğu kapıda karşılıyor. | yeni |
| sanction /ˈsæŋkʃn/ | yaptırım; onaylamak noun | The country faced economic sanctions. Ülke ekonomik yaptırımlarla karşılaştı. | yeni |
| trick /trɪk/ | hile, numara; kandırmak noun | The illusion is a simple optical trick. Yanılsama basit bir optik numara. | yeni |
| maker /ˈmeɪkə/ | yapan, üretici noun | The maker of the device offers a warranty. Aygıtın üreticisi garanti veriyor. | yeni |
| chocolate /ˈtʃɒklət/ | çikolata noun | The study gave one group chocolate. Çalışma bir gruba çikolata verdi. | yeni |
| stimulate /ˈstɪmjuleɪt/ | uyarmak, teşvik etmek verb | Low rates stimulate investment. Düşük faizler yatırımı teşvik eder. | yeni |
| belt /belt/ | kemer; kuşak noun | Fasten your seat belt before takeoff. Kalkıştan önce emniyet kemerinizi bağlayın. | yeni |
| potato /pəˈteɪtəʊ/ | patates noun | The potato came to Europe in the sixteenth century. Patates Avrupa'ya on altıncı yüzyılda geldi. | yeni |
| narrative /ˈnærətɪv/ | anlatı noun | The article builds a clear narrative from the data. Makale verilerden açık bir anlatı kuruyor. | yeni |
| tissue /ˈtɪʃuː/ | doku; kâğıt mendil noun | The sample contains muscle tissue. Örnek kas dokusu içeriyor. | yeni |
| invent /ɪnˈvent/ | icat etmek verb | He invented a device for measuring humidity. Nem ölçen bir aygıt icat etti. | yeni |
| stair /steə/ | basamak, merdiven noun | She climbed the stairs slowly. Merdivenleri yavaşça çıktı. | yeni |
| hesitate /ˈhezɪteɪt/ | tereddüt etmek verb | Do not hesitate to ask for help. Yardım istemekten çekinmeyin. | yeni |
| shine /ʃaɪn/ | parlamak verb | The sun shines through the window all morning. Güneş bütün sabah pencereden vuruyor. | yeni |
| romantic /rəʊˈmæntɪk/ | romantik adjective | The novel gives a romantic view of the past. Roman geçmişe romantik bir bakış sunuyor. | yeni |
| firmly /ˈfɜːmli/ | sıkıca, kesin biçimde adverb | The idea is firmly established in the field. Fikir alanda sağlam biçimde yerleşmiş. | yeni |
| interior /ɪnˈtɪəriə/ | iç, içeri adjective | The interior walls were painted last year. İç duvarlar geçen yıl boyandı. | yeni |
| stomach /ˈstʌmək/ | mide noun | The drug is absorbed in the stomach. İlaç midede emiliyor. | yeni |
| pray /preɪ/ | dua etmek verb | They pray twice a day. Günde iki kez dua ediyorlar. | yeni |
| championship /ˈtʃæmpiənʃɪp/ | şampiyona noun | The team won the championship twice. Takım şampiyonayı iki kez kazandı. | yeni |
| servant /ˈsɜːvənt/ | hizmetli, görevli noun | Civil servants administer the programme. Programı devlet memurları yürütüyor. | yeni |
| liability /ˌlaɪəˈbɪləti/ | yükümlülük; sorumluluk noun | The company accepted liability for the damage. Şirket hasarın sorumluluğunu kabul etti. | yeni |
| surprisingly /səˈpraɪzɪŋli/ | şaşırtıcı biçimde adverb | The two groups were surprisingly similar. İki grup şaşırtıcı biçimde benzerdi. | yeni |
| catalog /ˈkætəlɒɡ/ | katalog; kataloglamak noun | The library catalog lists every item. Kütüphane kataloğu her öğeyi listeliyor. | yeni |
| stamp /stæmp/ | pul; damga noun | The letter needs another stamp. Mektuba bir pul daha gerekiyor. | yeni |
| envelope /ˈenvələʊp/ | zarf noun | She sealed the envelope and posted it. Zarfı kapatıp postaladı. | yeni |
| knife /naɪf/ | bıçak noun | Use a sharp knife to cut the sample. Örneği kesmek için keskin bir bıçak kullanın. | yeni |
| biological /ˌbaɪəˈlɒdʒɪkl/ | biyolojik adjective | The difference has a biological explanation. Farkın biyolojik bir açıklaması var. | yeni |
| luxury /ˈlʌkʃəri/ | lüks noun | Clean water is a luxury in some regions. Bazı bölgelerde temiz su bir lüks. | yeni |
| weekly /ˈwiːkli/ | haftalık adjective | The team holds a weekly meeting. Ekip haftalık toplantı yapıyor. | yeni |
| bite /baɪt/ | ısırmak; ısırık verb | The dog does not bite. Köpek ısırmaz. | yeni |
| adventure /ədˈventʃə/ | macera noun | The journey turned into an adventure. Yolculuk bir maceraya dönüştü. | yeni |
| exhaust /ɪɡˈzɔːst/ | tüketmek; egzoz verb | The team exhausted every option. Ekip her seçeneği tüketti. | yeni |
| ocean /ˈəʊʃn/ | okyanus noun | The ocean absorbs much of the excess heat. Okyanus fazla ısının çoğunu emer. | yeni |
| castle /ˈkɑːsl/ | kale, şato noun | The castle dates from the twelfth century. Kale on ikinci yüzyıldan kalma. | yeni |
| veteran /ˈvetərən/ | kıdemli; gazi noun | She is a veteran of thirty years in the field. Alanda otuz yıllık kıdemli biri. | yeni |
| fiction /ˈfɪkʃn/ | kurgu, roman noun | The library separates fiction from reference works. Kütüphane kurguyu başvuru eserlerinden ayırıyor. | yeni |
| carpet /ˈkɑːpɪt/ | halı noun | A thick carpet covers the floor. Zemini kalın bir halı kaplıyor. | yeni |
| cluster /ˈklʌstə/ | küme; kümelenmek noun | The results form a tight cluster. Sonuçlar sıkı bir küme oluşturuyor. | yeni |
| hurry /ˈhʌri/ | acele etmek; acele verb | There is no need to hurry. Acele etmeye gerek yok. | yeni |
| raw /rɔː/ | ham, işlenmemiş adjective | The raw data are available on request. Ham veriler istek üzerine sunuluyor. | yeni |
| grammar /ˈɡræmə/ | dil bilgisi noun | The book explains English grammar clearly. Kitap İngilizce dil bilgisini açıkça anlatıyor. | yeni |
| hint /hɪnt/ | ipucu; ima etmek noun | The title gives a hint about the argument. Başlık sav hakkında bir ipucu veriyor. | yeni |
| hook /hʊk/ | kanca; kancaya takmak noun | Hang your coat on the hook. Paltonuzu kancaya asın. | yeni |
| bell /bel/ | zil, çan noun | The bell rings at nine. Zil dokuzda çalıyor. | yeni |
| liquid /ˈlɪkwɪd/ | sıvı noun | The sample turns into a liquid at room temperature. Örnek oda sıcaklığında sıvıya dönüşüyor. | yeni |
| panic /ˈpænɪk/ | panik noun | There was no panic when the alarm sounded. Alarm çaldığında panik olmadı. | yeni |
| uncle /ˈʌŋkl/ | amca, dayı noun | His uncle taught him the trade. Zanaatı ona amcası öğretti. | yeni |
| rice /raɪs/ | pirinç noun | Rice feeds more people than any other crop. Pirinç başka hiçbir üründen daha çok insanı besliyor. | yeni |
| slope /sləʊp/ | eğim, yamaç noun | The graph shows a steady slope. Grafik düzenli bir eğim gösteriyor. | yeni |
| happiness /ˈhæpinəs/ | mutluluk noun | The survey measured happiness across ten countries. Anket on ülkede mutluluğu ölçtü. | yeni |
| vessel /ˈvesl/ | damar; gemi, kap noun | Blood vessels carry oxygen to the tissue. Kan damarları dokuya oksijen taşır. | yeni |
| verb /vɜːb/ | fiil noun | Every English sentence needs a verb. Her İngilizce cümle bir fiile ihtiyaç duyar. | yeni |
| reckon /ˈrekən/ | saymak, düşünmek verb | Most experts reckon the figure is too low. Uzmanların çoğu rakamın fazla düşük olduğunu düşünüyor. | yeni |
| silly /ˈsɪli/ | saçma, aptalca adjective | It would be silly to ignore the evidence. Kanıtı görmezden gelmek saçma olurdu. | yeni |
| harbor /ˈhɑːbə/ | liman; barındırmak noun | The ships waited in the harbor. Gemiler limanda bekledi. | yeni |
| comedy /ˈkɒmədi/ | komedi noun | The play is a comedy about family life. Oyun aile hayatı üzerine bir komedi. | yeni |
| chase /tʃeɪs/ | kovalamak; kovalama verb | Researchers chase funding as much as results. Araştırmacılar sonuç kadar fon da kovalıyor. | yeni |
| storage /ˈstɔːrɪdʒ/ | depolama, saklama noun | Cold storage keeps the samples usable. Soğuk depolama örnekleri kullanılabilir tutuyor. | yeni |
| horrible /ˈhɒrəbl/ | korkunç, berbat adjective | The conditions were horrible. Koşullar berbattı. | yeni |
| sheep /ʃiːp/ | koyun noun | The farm keeps two hundred sheep. Çiftlik iki yüz koyun barındırıyor. | yeni |
| lover /ˈlʌvə/ | seven kişi, meraklı noun | The museum is a treat for any art lover. Müze her sanat meraklısı için bir keyif. | yeni |
| rat /ræt/ | sıçan noun | The experiment used a rat rather than a mouse. Deneyde fare yerine sıçan kullanıldı. | yeni |
| portrait /ˈpɔːtrət/ | portre noun | The book paints a portrait of a divided city. Kitap bölünmüş bir şehrin portresini çiziyor. | yeni |
| innocent /ˈɪnəsnt/ | masum, suçsuz adjective | The court found him innocent. Mahkeme onu suçsuz buldu. | yeni |
| filter /ˈfɪltə/ | süzgeç; süzmek noun | The system filters out unusual values. Sistem olağan dışı değerleri süzüyor. | yeni |
| tent /tent/ | çadır noun | They slept in a tent for a week. Bir hafta çadırda uyudular. | yeni |
| shade /ʃeɪd/ | gölge; ton noun | Sit in the shade during the hottest hours. En sıcak saatlerde gölgede oturun. | yeni |
| grain /ɡreɪn/ | tahıl; tane noun | Grain prices rose after the drought. Kuraklıktan sonra tahıl fiyatları arttı. | yeni |
| situate /ˈsɪtʃueɪt/ | konumlandırmak verb | The author situates the debate in a wider context. Yazar tartışmayı daha geniş bir bağlama oturtuyor. | yeni |
| summarize /ˈsʌməraɪz/ | özetlemek verb | The final section summarizes the findings. Son bölüm bulguları özetliyor. | yeni |
| leap /liːp/ | sıçramak; sıçrayış verb | The technology took a leap forward. Teknoloji ileriye doğru bir sıçrama yaptı. | yeni |
| snap /snæp/ | kırılmak; kapmak verb | The branch will snap under that weight. Dal o ağırlıkta kırılır. | yeni |
| probability /ˌprɒbəˈbɪləti/ | olasılık noun | The probability of error falls with a larger sample. Hata olasılığı daha büyük örneklemle düşüyor. | yeni |
| leather /ˈleðə/ | deri noun | The bag is made of leather. Çanta deriden yapılmış. | yeni |
| uncertainty /ʌnˈsɜːtnti/ | belirsizlik noun | Every measurement carries some uncertainty. Her ölçüm bir miktar belirsizlik taşır. | yeni |
| swear /sweə/ | yemin etmek; küfretmek verb | Witnesses swear to tell the truth. Tanıklar doğruyu söylemeye yemin eder. | yeni |
| refugee /ˌrefjuˈdʒiː/ | mülteci noun | The camp housed thousands of refugees. Kamp binlerce mülteciyi barındırdı. | yeni |
| shore /ʃɔː/ | kıyı noun | The boat reached the shore at dawn. Tekne şafakta kıyıya ulaştı. | yeni |
| monthly /ˈmʌnθli/ | aylık adjective | The journal appears on a monthly basis. Dergi aylık olarak çıkıyor. | yeni |
| stir /stɜː/ | karıştırmak; kıpırdatmak verb | Stir the mixture until it thickens. Karışımı koyulaşana kadar karıştırın. | yeni |
| sigh /saɪ/ | iç çekmek verb | She read the letter and gave a sigh. Mektubu okudu ve iç çekti. | yeni |
| pregnancy /ˈpreɡnənsi/ | gebelik noun | The study followed women through pregnancy. Çalışma kadınları gebelik boyunca izledi. | yeni |
| slice /slaɪs/ | dilim; dilimlemek noun | Take a thin slice of the sample. Örnekten ince bir dilim alın. | yeni |
| wander /ˈwɒndə/ | dolaşmak, gezinmek verb | The discussion began to wander from the topic. Tartışma konudan uzaklaşmaya başladı. | yeni |
| subsequently /ˈsʌbsɪkwəntli/ | daha sonra, ardından adverb | The findings were subsequently confirmed by other teams. Bulgular daha sonra başka ekiplerce doğrulandı. | yeni |
| gentle /ˈdʒentl/ | nazik, yumuşak adjective | Apply gentle pressure to the surface. Yüzeye nazik bir baskı uygulayın. | yeni |
| qualification /ˌkwɒlɪfɪˈkeɪʃn/ | yeterlilik, nitelik noun | The post requires a teaching qualification. Kadro bir öğretmenlik yeterliliği gerektiriyor. | yeni |
| pale /peɪl/ | solgun, soluk adjective | The colour turns pale in sunlight. Renk güneşte soluklaşıyor. | yeni |
| stain /steɪn/ | leke; lekelemek noun | The dye leaves a permanent stain. Boya kalıcı bir leke bırakıyor. | yeni |
| athlete /ˈæθliːt/ | sporcu, atlet noun | Every athlete in the study trained daily. Çalışmadaki her sporcu günlük antrenman yaptı. | yeni |
| tongue /tʌŋ/ | dil noun | The sound is made with the tip of the tongue. Ses dilin ucuyla çıkarılır. | yeni |
| website /ˈwebsaɪt/ | internet sitesi noun | The data are published on the website. Veriler internet sitesinde yayımlanıyor. | yeni |
| fool /fuːl/ | aptal; kandırmak verb | The illusion can fool even trained observers. Yanılsama eğitimli gözlemcileri bile kandırabilir. | yeni |
| alongside /əˌlɒŋˈsaɪd/ | yanı sıra, birlikte preposition | The new method is used alongside the old one. Yeni yöntem eskisinin yanı sıra kullanılıyor. | yeni |
| unite /juˈnaɪt/ | birleşmek, birleştirmek verb | The crisis united the two groups. Kriz iki grubu birleştirdi. | yeni |
| gently /ˈdʒentli/ | nazikçe, hafifçe adverb | The line rises gently across the chart. Çizgi grafik boyunca hafifçe yükseliyor. | yeni |
| wipe /waɪp/ | silmek verb | Wipe the surface before the test. Testten önce yüzeyi silin. | yeni |
| weird /wɪəd/ | tuhaf, garip adjective | The result looked weird at first. Sonuç ilk bakışta tuhaf görünüyordu. | yeni |
| gaze /ɡeɪz/ | bakmak, dikkatle bakmak verb | Participants gaze at the screen for ten seconds. Katılımcılar ekrana on saniye bakıyor. | yeni |
| fade /feɪd/ | solmak, azalmak verb | The effect fades after a few hours. Etki birkaç saat sonra azalıyor. | yeni |
| cough /kɒf/ | öksürmek; öksürük verb | Patients cough less after the treatment. Hastalar tedaviden sonra daha az öksürüyor. | yeni |
| royal /ˈrɔɪəl/ | kraliyete ait adjective | The royal family opened the museum. Kraliyet ailesi müzeyi açtı. | yeni |
| curtain /ˈkɜːtn/ | perde noun | Close the curtain to block the light. Işığı kesmek için perdeyi kapatın. | yeni |
| mayor /meə/ | belediye başkanı noun | The mayor announced the new plan. Belediye başkanı yeni planı duyurdu. | yeni |
| darkness /ˈdɑːknəs/ | karanlık noun | The eye adjusts to darkness within minutes. Göz dakikalar içinde karanlığa uyum sağlar. | yeni |
| aunt /ɑːnt/ | teyze, hala noun | Her aunt lives in another city. Teyzesi başka bir şehirde yaşıyor. | yeni |
| tournament /ˈtʊənəmənt/ | turnuva noun | The tournament lasts two weeks. Turnuva iki hafta sürüyor. | yeni |
| fragment /ˈfræɡmənt/ | parça, kırıntı noun | Only a fragment of the text survives. Metnin yalnızca bir parçası günümüze ulaşmış. | yeni |
| listener /ˈlɪsnə/ | dinleyici noun | The talk was clear enough for any listener. Konuşma her dinleyici için yeterince açıktı. | yeni |
| tender /ˈtendə/ | yumuşak; şefkatli adjective | The meat becomes tender after slow cooking. Et yavaş pişirmeyle yumuşuyor. | yeni |
| ugly /ˈʌɡli/ | çirkin adjective | The building is often called ugly. Bina sıkça çirkin diye anılıyor. | yeni |
| module /ˈmɒdjuːl/ | modül, birim noun | The course has six modules. Dersin altı modülü var. | yeni |
| faithfully /ˈfeɪθfəli/ | sadakatle, aslına uygun adverb | The translation follows the original faithfully. Çeviri aslına sadık biçimde ilerliyor. | yeni |
| autumn /ˈɔːtəm/ | sonbahar noun | The survey ran through the autumn. Anket sonbahar boyunca sürdü. | yeni |
| cheek /tʃiːk/ | yanak noun | The cold air turned her cheeks red. Soğuk hava yanaklarını kızarttı. | yeni |
| holder /ˈhəʊldə/ | sahip; tutucu noun | Every account holder receives a notice. Her hesap sahibi bir bildirim alıyor. | yeni |
| solar /ˈsəʊlə/ | güneşe ait adjective | Solar energy now costs less than coal. Güneş enerjisi artık kömürden ucuz. | yeni |
| grin /ɡrɪn/ | sırıtmak; geniş gülümseme verb | He read the note and began to grin. Notu okudu ve sırıtmaya başladı. | yeni |
| rose /rəʊz/ | gül noun | The garden is full of roses in June. Bahçe haziranda güllerle dolu. | yeni |
| noun /naʊn/ | isim noun | Every noun in the list is countable. Listedeki her isim sayılabilir. | yeni |
| lazy /ˈleɪzi/ | tembel adjective | The explanation is a lazy one. Açıklama tembelce bir açıklama. | yeni |
| hunger /ˈhʌŋɡə/ | açlık noun | The programme aims to reduce hunger. Program açlığı azaltmayı amaçlıyor. | yeni |
| blog /blɒɡ/ | blog noun | She writes a blog about language teaching. Dil öğretimi üzerine bir blog yazıyor. | yeni |
| thirst /θɜːst/ | susuzluk, susama noun | After the long hike, thirst made him drink three bottles of water. Uzun yürüyüşten sonra susuzluk ona üç şişe su içirtti. | yeni |
Bu bant kapandığında genel sıklık listesinin tamamını görmüş olursunuz. Buradan sonra okuma hızınızı düşüren şey kelime değil, cümle yapısı olmaya başlar.
Yolun neresi
2. aşama · Sıklık listesini kapatın — günde bir oturumla bu havuz yaklaşık 87 günde biter.
Sıklık havuzlarının tamamında kelimeler 'öğrenildi' sayısına geçtiğinde — ya da testi tekrarlayıp genel kapsamınız %90'ın üstüne çıktığında.
Sırada: Akademik · 1 — 3. aşamanın ilk havuzu
Kelimeleri cümle içinde sınamak için: cümle çevirisi setleri
Kaynak
NGSL 1.2 — sıklık sırası 2001–2818
New General Service List sürüm 1.2'nin üçüncü bandından, sıklık sırasına göre derlendi. Akademik Kelime Listesi'nde yer alan kelimeler bu havuza alınmadı; onlar akademik havuzlarda çalışılır. Bu bant genel sıklık listesinin kuyruğudur: kelimeler artık her metinde değil, belirli bir kayıtta (rapor, köşe yazısı, akademik giriş paragrafı) düzenli olarak geçer. Buradan sonra kapsama eğrisi neredeyse yataylaşır — genel sıklık listesine yeni kelime eklemenin okuma kapsamasına katkısı azalır, asıl kazanç artık akademik/alan kelimelerine (AWL, YÖKDİL alan listeleri) kayar. Bu bandın kelimeleri genellikle daha soyut ya da resmi eşanlamlılardır: aid (help yerine), commence (start yerine), assert (say yerine) gibi. Gündelik konuşmada temel eşanlamlısı zaten biliniyorsa bu kelimeler ek bir kayıt (register) kazandırır — aynı fikri daha resmi bir metinde tanımayı sağlar.