İkinci 1000 Kelime
Sıklık listesinin ikinci bini. Günlük konuşmada seyrek, yazılı metinlerde sürekli: haber, deneme ve sınav paragraflarının dili buradan başlar.
- 0 biliniyor
- 0 öğreniliyor
- 0 yeni
- 0 bugün tekrar
Şıklara bakmadan karar ver:
1–5 tuşlarıyla da seçebilirsiniz.
Havuzdaki 642 kelimenin tamamı anlam · okunuş · örnek cümle
| Kelime | Anlam | Örnek | Durum |
|---|---|---|---|
| difficulty /ˈdɪfɪkəlti/ | zorluk, güçlük noun | Students often have difficulty with this topic. Öğrenciler bu konuda sık sık zorlanır. | yeni |
| shoot /ʃuːt/ | ateş etmek; çekim yapmak verb | The police did not shoot at anyone. Polis kimseye ateş etmedi. | yeni |
| announce /əˈnaʊns/ | duyurmak, ilan etmek verb | The company will announce the results tomorrow. Şirket sonuçları yarın duyuracak. | yeni |
| independent /ˌɪndɪˈpendənt/ | bağımsız adjective | She is financially independent of her family. Ailesinden mali açıdan bağımsız. | yeni |
| recommend /ˌrekəˈmend/ | tavsiye etmek, önermek verb | I recommend reading the whole report first. Önce raporun tamamını okumanızı tavsiye ederim. | yeni |
| majority /məˈdʒɒrəti/ | çoğunluk noun | The majority of students passed the exam. Öğrencilerin çoğunluğu sınavı geçti. | yeni |
| stick /stɪk/ | yapıştırmak; bağlı kalmak verb | Stick to the plan we agreed on. Üzerinde anlaştığımız plana bağlı kalın. | yeni |
| rich /rɪtʃ/ | zengin adjective | The country is rich in natural resources. Ülke doğal kaynaklar bakımından zengin. | yeni |
| wind /wɪnd/ | rüzgâr noun | A cold wind was blowing from the north. Kuzeyden soğuk bir rüzgâr esiyordu. | yeni |
| exchange /ɪksˈtʃeɪndʒ/ | değişim, takas noun | They agreed to an exchange of information. Bilgi alışverişi konusunda anlaştılar. | yeni |
| budget /ˈbʌdʒɪt/ | bütçe noun | The project went over budget again. Proje yine bütçeyi aştı. | yeni |
| famous /ˈfeɪməs/ | ünlü adjective | The city is famous for its architecture. Şehir mimarisiyle ünlüdür. | yeni |
| blood /blʌd/ | kan noun | The test measures blood pressure. Test kan basıncını ölçer. | yeni |
| block /blɒk/ | engellemek, tıkamak verb | A fallen tree blocked the road for hours. Devrilen bir ağaç yolu saatlerce kapattı. | yeni |
| warm /wɔːm/ | ılık, sıcak adjective | The room was warm and quiet. Oda ılık ve sessizdi. | yeni |
| count /kaʊnt/ | saymak verb
| She counted the money twice before putting it in the bag. Parayı çantaya koymadan önce iki kez saydı. | yeni |
| scene /siːn/ | sahne, olay yeri noun | The police arrived at the scene within minutes. Polis dakikalar içinde olay yerine ulaştı. | yeni |
| writer /ˈraɪtə/ | yazar noun | The writer spent ten years on this novel. Yazar bu romana on yıl harcadı. | yeni |
| content /ˈkɒntent/ | içerik noun
| The content of the report was surprising. Raporun içeriği şaşırtıcıydı. | yeni |
| prevent /prɪˈvent/ | engellemek, önlemek verb | Regular exercise prevents many diseases. Düzenli egzersiz birçok hastalığı önler. | yeni |
| safe /seɪf/ | güvenli adjective
| The data is safe from unauthorized access. Veri, yetkisiz erişime karşı güvende. | yeni |
| invite /ɪnˈvaɪt/ | davet etmek verb | They invited us to the opening ceremony. Bizi açılış törenine davet ettiler. | yeni |
| mix /mɪks/ | karıştırmak verb | Mix the two solutions carefully. İki çözeltiyi dikkatlice karıştırın. | yeni |
| effective /ɪˈfektɪv/ | etkili adjective | The new method proved highly effective. Yeni yöntem son derece etkili çıktı. | yeni |
| correct /kəˈrekt/ | doğru adjective | Only one of the answers is correct. Cevaplardan yalnızca biri doğru. | yeni |
| admit /ədˈmɪt/ | kabul etmek, itiraf etmek verb
| He admitted making a mistake. Hata yaptığını kabul etti. | yeni |
| beat /biːt/ | yenmek; vurmak verb | Our team beat theirs by two goals. Takımımız onlarınkini iki golle yendi. | yeni |
| telephone /ˈtelɪfəʊn/ | telefon noun | Please leave a telephone number. Lütfen bir telefon numarası bırakın. | yeni |
| copy /ˈkɒpi/ | kopya, nüsha noun | Send me a copy of the contract. Bana sözleşmenin bir kopyasını gönderin. | yeni |
| committee /kəˈmɪti/ | komite, kurul noun | The committee meets every Thursday. Komite her perşembe toplanır. | yeni |
| handle /ˈhændl/ | başa çıkmak, ele almak verb | She handled the situation calmly. Durumu sakin bir şekilde ele aldı. | yeni |
| glass /ɡlɑːs/ | cam; bardak noun | The building has a glass front. Binanın camdan bir cephesi var. | yeni |
| trial /ˈtraɪəl/ | deneme, sınama noun
| The drug is now in clinical trials. İlaç şu anda klinik denemelerde. | yeni |
| radio /ˈreɪdiəʊ/ | radyo noun | I heard the news on the radio. Haberi radyoda duydum. | yeni |
| administration /ədˌmɪnɪˈstreɪʃn/ | yönetim, idare noun | The administration announced new rules. Yönetim yeni kurallar duyurdu. | yeni |
| ride /raɪd/ | binmek (bisiklet, at) verb | She rides a bicycle to work every day. Her gün işe bisikletle gider. | yeni |
| directly /dəˈrektli/ | doğrudan adverb | Please contact the supplier directly. Lütfen doğrudan tedarikçiyle iletişime geçin. | yeni |
| heavy /ˈhevi/ | ağır adjective | The box was too heavy to lift alone. Kutu tek başına kaldırılamayacak kadar ağırdı. | yeni |
| equipment /ɪˈkwɪpmənt/ | donanım, ekipman noun | The laboratory needs new equipment. Laboratuvarın yeni donanıma ihtiyacı var. | yeni |
| title /ˈtaɪtl/ | başlık; unvan noun | The title of the paper is misleading. Makalenin başlığı yanıltıcı. | yeni |
| extra /ˈekstrə/ | fazladan, ek adjective | We need an extra chair for the meeting. Toplantı için fazladan bir sandalyeye ihtiyacımız var. | yeni |
| executive /ɪɡˈzekjətɪv/ | yönetici noun | The executive approved the budget. Yönetici bütçeyi onayladı. | yeni |
| chair /tʃeə/ | sandalye; oturum başkanı noun | There were not enough chairs in the room. Odada yeterli sandalye yoktu. | yeni |
| expensive /ɪkˈspensɪv/ | pahalı adjective | The equipment is expensive but reliable. Donanım pahalı ama güvenilir. | yeni |
| deliver /dɪˈlɪvə/ | teslim etmek; sunmak verb | The supplier will deliver the goods on Friday. Tedarikçi malları cuma günü teslim edecek. | yeni |
| video /ˈvɪdiəʊ/ | video noun | The video explains the procedure step by step. Video, işlemi adım adım açıklıyor. | yeni |
| connection /kəˈnekʃn/ | bağlantı noun | There is a clear connection between the two events. İki olay arasında açık bir bağlantı var. | yeni |
| collect /kəˈlekt/ | toplamak verb | Researchers collect data from three countries. Araştırmacılar üç ülkeden veri topluyor. | yeni |
| inform /ɪnˈfɔːm/ | bilgilendirmek verb | Please inform us of any changes. Lütfen her türlü değişiklikten bizi haberdar edin. | yeni |
| straight /streɪt/ | düz; doğrudan adjective | Draw a straight line between the two points. İki nokta arasına düz bir çizgi çizin. | yeni |
| appeal /əˈpiːl/ | çağrı; cazibe noun | The campaign has a wide appeal. Kampanyanın geniş bir çekiciliği var. | yeni |
| highly /ˈhaɪli/ | son derece adverb | The results are highly significant. Sonuçlar son derece anlamlı. | yeni |
| trust /trʌst/ | güvenmek verb | You can trust the data in this table. Bu tablodaki verilere güvenebilirsiniz. | yeni |
| wonderful /ˈwʌndəfl/ | harika adjective | The concert was absolutely wonderful. Konser kesinlikle harikaydı. | yeni |
| flat /flæt/ | düz, yassı adjective
| Put the map on a flat surface. Haritayı düz bir yüzeye koyun. | yeni |
| absolutely /ˌæbsəˈluːtli/ | kesinlikle, tamamen adverb | You are absolutely right about that. Bu konuda kesinlikle haklısınız. | yeni |
| flow /fləʊ/ | akış noun | The valve controls the flow of water. Vana suyun akışını denetler. | yeni |
| fair /feə/ | adil; oldukça adjective
| The decision was not fair to everyone. Karar herkese adil değildi. | yeni |
| additional /əˈdɪʃənl/ | ek, ilave adjective | The project required additional funding. Proje ek finansman gerektirdi. | yeni |
| responsible /rɪˈspɒnsəbl/ | sorumlu adjective | Who is responsible for this decision? Bu karardan kim sorumlu? | yeni |
| farm /fɑːm/ | çiftlik noun | They grew up on a farm in the south. Güneyde bir çiftlikte büyüdüler. | yeni |
| collection /kəˈlekʃn/ | koleksiyon; toplama noun | The museum has a large collection of coins. Müzenin geniş bir madeni para koleksiyonu var. | yeni |
| hang /hæŋ/ | asmak verb | Hang your coat on the hook by the door. Paltonu kapının yanındaki askıya as. | yeni |
| negative /ˈneɡətɪv/ | olumsuz adjective | The test produced a negative result. Test olumsuz bir sonuç verdi. | yeni |
| band /bænd/ | müzik grubu; bant, aralık noun | The band played for two hours. Grup iki saat çaldı. | yeni |
| relative /ˈrelətɪv/ | akraba noun
| She is a distant relative of mine. O benim uzak bir akrabam. | yeni |
| tour /tʊə/ | tur, gezi noun | They went on a tour of the old city. Eski şehrin turuna çıktılar. | yeni |
| software /ˈsɒftweə/ | yazılım noun | The software runs on any modern computer. Yazılım herhangi bir modern bilgisayarda çalışır. | yeni |
| pair /peə/ | çift noun | I bought a new pair of shoes yesterday. Dün yeni bir çift ayakkabı aldım. | yeni |
| ship /ʃɪp/ | gemi noun | The ship arrived at the port this morning. Gemi bu sabah limana vardı. | yeni |
| cheap /tʃiːp/ | ucuz adjective | Flights are cheap at this time of year. Yılın bu döneminde uçuşlar ucuz. | yeni |
| double /ˈdʌbl/ | iki katı, çift adjective | The price is double what it was last year. Fiyat geçen yılkinin iki katı. | yeni |
| leg /leɡ/ | bacak noun | He broke his leg in the accident. Kazada bacağını kırdı. | yeni |
| sentence /ˈsentəns/ | cümle; ceza noun
| Write your answer in one sentence. Cevabınızı tek cümleyle yazın. | yeni |
| print /prɪnt/ | yazdırmak, basmak verb | Please print the form and sign it. Lütfen formu yazdırıp imzalayın. | yeni |
| progress /ˈprəʊɡres/ | ilerleme noun | The student has made good progress this term. Öğrenci bu dönem iyi ilerleme kaydetti. | yeni |
| truth /truːθ/ | gerçek, doğruluk noun | No one knows the whole truth yet. Gerçeğin tamamını henüz kimse bilmiyor. | yeni |
| examine /ɪɡˈzæmɪn/ | incelemek verb | The committee will examine the evidence. Komite kanıtları inceleyecek. | yeni |
| lay /leɪ/ | koymak, sermek verb | Lay the documents on the table. Belgeleri masaya koyun. | yeni |
| speed /spiːd/ | hız noun | The train travels at a high speed. Tren yüksek hızla gider. | yeni |
| politics /ˈpɒlətɪks/ | siyaset noun | She has no interest in politics. Siyasete hiç ilgisi yok. | yeni |
| reply /rɪˈplaɪ/ | cevap vermek verb | He did not reply to my email. E-postama cevap vermedi. | yeni |
| perfect /ˈpɜːfɪkt/ | mükemmel adjective | The conditions were perfect for the experiment. Koşullar deney için mükemmeldi. | yeni |
| slightly /ˈslaɪtli/ | hafifçe, biraz adverb | The results are slightly different this time. Sonuçlar bu sefer biraz farklı. | yeni |
| intend /ɪnˈtend/ | niyetlenmek verb | We intend to expand into new markets. Yeni pazarlara açılmayı planlıyoruz. | yeni |
| user /ˈjuːzə/ | kullanıcı noun | The system has over a million users. Sistemin bir milyondan fazla kullanıcısı var. | yeni |
| dinner /ˈdɪnə/ | akşam yemeği noun | We had dinner at eight o'clock. Akşam yemeğini sekizde yedik. | yeni |
| slow /sləʊ/ | yavaş adjective | Progress has been slow but steady. İlerleme yavaş ama istikrarlı oldu. | yeni |
| regular /ˈreɡjələ/ | düzenli; olağan adjective | The committee holds regular meetings. Komite düzenli toplantılar yapıyor. | yeni |
| apart /əˈpɑːt/ | ayrı; bir yana adverb | Apart from the cost, the plan is sound. Maliyeti bir yana bırakırsak plan sağlam. | yeni |
| suit /suːt/ | takım elbise; uygun olmak noun
| He wore a dark suit to the interview. Görüşmeye koyu renk bir takım elbise giydi. | yeni |
| percentage /pəˈsentɪdʒ/ | yüzde, oran noun | A high percentage of students passed. Öğrencilerin yüksek bir yüzdesi geçti. | yeni |
| peace /piːs/ | barış; huzur noun | The two countries finally signed a peace agreement. İki ülke sonunda bir barış anlaşması imzaladı. | yeni |
| crime /kraɪm/ | suç noun | Crime has fallen in the last decade. Suç oranı son on yılda düştü. | yeni |
| launch /lɔːntʃ/ | başlatmak; piyasaya sürmek verb | The company will launch the product in June. Şirket ürünü haziranda piyasaya sürecek. | yeni |
| warn /wɔːn/ | uyarmak verb | The report warns of a possible shortage. Rapor olası bir kıtlığa karşı uyarıyor. | yeni |
| consumer /kənˈsjuːmə/ | tüketici noun | Consumer demand fell sharply last year. Tüketici talebi geçen yıl keskin biçimde düştü. | yeni |
| favor /ˈfeɪvə/ | iyilik; lehte olmak noun | Could you do me a favor? Bana bir iyilik yapar mısın? | yeni |
| dry /draɪ/ | kuru adjective | Keep the samples in a dry place. Numuneleri kuru bir yerde saklayın. | yeni |
| institution /ˌɪnstɪˈtjuːʃn/ | kurum noun | Universities are among the oldest institutions in Europe. Üniversiteler Avrupa'nın en eski kurumları arasındadır. | yeni |
| spot /spɒt/ | nokta, yer; fark etmek noun | This is a good spot for the camera. Burası kamera için iyi bir nokta. | yeni |
| horse /hɔːs/ | at noun | The horse was too tired to continue. At devam edemeyecek kadar yorgundu. | yeni |
| eventually /ɪˈventʃuəli/ | sonunda, eninde sonunda adverb | The negotiations eventually succeeded. Görüşmeler sonunda başarıya ulaştı. | yeni |
| excite /ɪkˈsaɪt/ | heyecanlandırmak verb | The discovery excited the whole team. Keşif bütün ekibi heyecanlandırdı. | yeni |
| reader /ˈriːdə/ | okur, okuyucu noun | The book assumes the reader knows the basics. Kitap, okurun temelleri bildiğini varsayıyor. | yeni |
| importance /ɪmˈpɔːtns/ | önem noun | The report stresses the importance of early testing. Rapor erken test yapmanın önemini vurguluyor. | yeni |
| distance /ˈdɪstəns/ | mesafe, uzaklık noun | The distance between the two cities is 200 km. İki şehir arasındaki mesafe 200 km. | yeni |
| guide /ɡaɪd/ | rehber; yol göstermek noun | The guide explained the history of the building. Rehber binanın tarihini anlattı. | yeni |
| taxi /ˈtæksi/ | taksi noun | We took a taxi to the station. İstasyona taksiyle gittik. | yeni |
| feed /fiːd/ | beslemek verb | The system feeds data into the main database. Sistem, ana veritabanına veri besler. | yeni |
| pain /peɪn/ | acı, ağrı noun | She felt a sharp pain in her back. Sırtında keskin bir ağrı hissetti. | yeni |
| mistake /mɪˈsteɪk/ | hata noun | Everyone makes mistakes at the beginning. Başlangıçta herkes hata yapar. | yeni |
| satisfy /ˈsætɪsfaɪ/ | tatmin etmek, karşılamak verb | The answer did not satisfy the committee. Cevap komiteyi tatmin etmedi. | yeni |
| chief /tʃiːf/ | baş, şef; başlıca adjective | The chief reason for the delay was bad weather. Gecikmenin başlıca nedeni kötü havaydı. | yeni |
| cool /kuːl/ | serin adjective | Store the medicine in a cool place. İlacı serin bir yerde saklayın. | yeni |
| south /saʊθ/ | güney noun | The city lies in the south of the country. Şehir ülkenin güneyinde yer alır. | yeni |
| labor /ˈleɪbə/ | emek, işgücü noun | The factory needs skilled labor. Fabrikanın nitelikli işgücüne ihtiyacı var. | yeni |
| surface /ˈsɜːfɪs/ | yüzey noun
| Clean the surface before applying the coating. Kaplamayı uygulamadan önce yüzeyi temizleyin. | yeni |
| library /ˈlaɪbrəri/ | kütüphane noun | The library opens at nine every morning. Kütüphane her sabah dokuzda açılır. | yeni |
| excellent /ˈeksələnt/ | mükemmel, çok iyi adjective | The results were excellent across all groups. Sonuçlar bütün gruplarda mükemmeldi. | yeni |
| edge /edʒ/ | kenar, uç noun
| Do not stand near the edge of the platform. Peronun kenarına yakın durmayın. | yeni |
| camp /kæmp/ | kamp noun | They set up camp near the river. Nehrin yakınında kamp kurdular. | yeni |
| audience /ˈɔːdiəns/ | izleyici, dinleyici kitlesi noun | The audience applauded for several minutes. İzleyiciler birkaç dakika alkışladı. | yeni |
| lift /lɪft/ | kaldırmak verb | Two people are needed to lift the box. Kutuyu kaldırmak için iki kişi gerekli. | yeni |
| procedure /prəˈsiːdʒə/ | işlem, prosedür noun | The procedure takes about twenty minutes. İşlem yaklaşık yirmi dakika sürer. | yeni |
| email /ˈiːmeɪl/ | e-posta noun | I sent you an email this morning. Bu sabah sana bir e-posta gönderdim. | yeni |
| struggle /ˈstrʌɡl/ | mücadele etmek, zorlanmak verb | Many students struggle with academic writing. Birçok öğrenci akademik yazımda zorlanır. | yeni |
| advertise /ˈædvətaɪz/ | reklam yapmak, ilan vermek verb | The company advertises mainly online. Şirket ağırlıklı olarak internette reklam veriyor. | yeni |
| surround /səˈraʊnd/ | çevrelemek verb | High walls surround the old city. Yüksek duvarlar eski şehri çevreliyor. | yeni |
| extent /ɪkˈstent/ | derece, ölçü noun | To what extent do you agree with this claim? Bu iddiaya ne ölçüde katılıyorsun? | yeni |
| river /ˈrɪvə/ | nehir noun | The river runs through the middle of the city. Nehir şehrin ortasından geçer. | yeni |
| fully /ˈfʊli/ | tamamen, tam olarak adverb | The system is not fully automatic yet. Sistem henüz tamamen otomatik değil. | yeni |
| roll /rəʊl/ | yuvarlanmak; rulo verb | The ball rolled under the table. Top masanın altına yuvarlandı. | yeni |
| reality /riˈæləti/ | gerçeklik noun | In reality, the process takes much longer. Gerçekte süreç çok daha uzun sürer. | yeni |
| photograph /ˈfəʊtəɡrɑːf/ | fotoğraf; fotoğrafını çekmek noun | The photograph was taken in 1962. Fotoğraf 1962'de çekildi. | yeni |
| artist /ˈɑːtɪst/ | sanatçı noun | The artist works mostly with recycled material. Sanatçı çoğunlukla geri dönüştürülmüş malzemeyle çalışır. | yeni |
| entire /ɪnˈtaɪə/ | bütün, tüm adjective | He spent the entire day in the library. Bütün günü kütüphanede geçirdi. | yeni |
| presence /ˈprezns/ | varlık, mevcudiyet noun | The presence of oxygen changes the reaction. Oksijenin varlığı tepkimeyi değiştirir. | yeni |
| crowd /kraʊd/ | kalabalık noun | A large crowd gathered outside the building. Binanın önünde büyük bir kalabalık toplandı. | yeni |
| corner /ˈkɔːnə/ | köşe noun | The shop is on the corner of the street. Dükkân sokağın köşesinde. | yeni |
| gas /ɡæs/ | gaz; benzin noun | Natural gas prices rose again this winter. Doğal gaz fiyatları bu kış yine arttı. | yeni |
| net /net/ | ağ; net adjective | The net effect of the change was positive. Değişikliğin net etkisi olumluydu. | yeni |
| secretary /ˈsekrətri/ | sekreter; bakan noun | The secretary scheduled the meeting for Monday. Sekreter toplantıyı pazartesiye ayarladı. | yeni |
| defense /dɪˈfens/ | savunma noun | The defense of the thesis takes about an hour. Tezin savunması yaklaşık bir saat sürer. | yeni |
| quick /kwɪk/ | hızlı, çabuk adjective | Let me give you a quick summary. Sana kısa bir özet vereyim. | yeni |
| cook /kʊk/ | pişirmek verb | He cooks dinner for the family every evening. Her akşam aileye yemek pişirir. | yeni |
| spread /spred/ | yayılmak, yaymak verb | News of the discovery spread within hours. Keşfin haberi saatler içinde yayıldı. | yeni |
| scale /skeɪl/ | ölçek; büyüklük noun
| The project failed on a large scale. Proje büyük ölçekte başarısız oldu. | yeni |
| driver /ˈdraɪvə/ | sürücü noun | The driver stopped at the traffic lights. Sürücü trafik ışıklarında durdu. | yeni |
| ball /bɔːl/ | top noun | He threw the ball across the field. Topu sahanın karşı tarafına attı. | yeni |
| cry /kraɪ/ | ağlamak; bağırmak verb | The baby started to cry again. Bebek yine ağlamaya başladı. | yeni |
| introduction /ˌɪntrəˈdʌkʃn/ | giriş; tanıtım noun | The introduction summarizes the main argument. Giriş bölümü ana savı özetler. | yeni |
| requirement /rɪˈkwaɪəmənt/ | gereklilik, şart noun | English is a requirement for this position. İngilizce bu pozisyon için bir şarttır. | yeni |
| north /nɔːθ/ | kuzey noun | The wind came from the north all night. Rüzgâr bütün gece kuzeyden geldi. | yeni |
| senior /ˈsiːniə/ | kıdemli, üst düzey adjective | She is a senior researcher at the institute. Enstitüde kıdemli araştırmacı. | yeni |
| refuse /rɪˈfjuːz/ | reddetmek verb | She refused to sign the contract. Sözleşmeyi imzalamayı reddetti. | yeni |
| map /mæp/ | harita noun | The map shows the main routes clearly. Harita ana güzergâhları açıkça gösterir. | yeni |
| island /ˈaɪlənd/ | ada noun | The island is only reachable by boat. Adaya yalnızca tekneyle ulaşılabilir. | yeni |
| reform /rɪˈfɔːm/ | reform, düzeltme noun | The reform of the tax system took years. Vergi sisteminin reformu yıllar sürdü. | yeni |
| football /ˈfʊtbɔːl/ | futbol noun | He played football at university. Üniversitede futbol oynadı. | yeni |
| flight /flaɪt/ | uçuş noun | Our flight was delayed by two hours. Uçuşumuz iki saat gecikti. | yeni |
| left /left/ | sol adjective
| Take the second turning on the left. Soldaki ikinci dönüşten girin. | yeni |
| solve /sɒlv/ | çözmek verb | No single policy can solve this problem. Tek bir politika bu sorunu çözemez. | yeni |
| neighbor /ˈneɪbə/ | komşu noun | Our neighbor helped us move the furniture. Komşumuz mobilyaları taşımamıza yardım etti. | yeni |
| background /ˈbækɡraʊnd/ | geçmiş, arka plan noun | Candidates need a background in statistics. Adayların istatistik geçmişi olması gerekir. | yeni |
| traffic /ˈtræfɪk/ | trafik noun | Traffic was heavy on the way to the airport. Havaalanına giderken trafik yoğundu. | yeni |
| improvement /ɪmˈpruːvmənt/ | iyileşme, gelişme noun | There has been a clear improvement in quality. Kalitede açık bir iyileşme oldu. | yeni |
| tool /tuːl/ | araç, alet noun | The software is a useful tool for analysis. Yazılım, analiz için yararlı bir araç. | yeni |
| consequence /ˈkɒnsɪkwəns/ | sonuç, doğurgu noun | The decision had serious consequences. Kararın ciddi sonuçları oldu. | yeni |
| smoke /sməʊk/ | duman; sigara içmek noun | Thick smoke filled the corridor. Koridoru yoğun duman kapladı. | yeni |
| rain /reɪn/ | yağmur noun | Heavy rain delayed the start of the match. Şiddetli yağmur maçın başlamasını geciktirdi. | yeni |
| busy /ˈbɪzi/ | meşgul; yoğun adjective | The office is busy on Monday mornings. Ofis pazartesi sabahları yoğun olur. | yeni |
| lesson /ˈlesn/ | ders noun | The lesson lasts forty-five minutes. Ders kırk beş dakika sürer. | yeni |
| brain /breɪn/ | beyin noun | The brain uses about twenty percent of our energy. Beyin enerjimizin yaklaşık yüzde yirmisini kullanır. | yeni |
| funny /ˈfʌni/ | komik; tuhaf adjective | There is something funny about these numbers. Bu sayılarda tuhaf bir şey var. | yeni |
| failure /ˈfeɪljə/ | başarısızlık; arıza noun | The failure of the first test was expected. İlk testin başarısızlığı bekleniyordu. | yeni |
| speaker /ˈspiːkə/ | konuşmacı; hoparlör noun | The main speaker arrived half an hour late. Ana konuşmacı yarım saat geç geldi. | yeni |
| bottom /ˈbɒtəm/ | alt, dip noun | The reference is at the bottom of the page. Kaynak sayfanın altında. | yeni |
| adopt /əˈdɒpt/ | benimsemek; evlat edinmek verb | The committee adopted a new approach. Komite yeni bir yaklaşım benimsedi. | yeni |
| combine /kəmˈbaɪn/ | birleştirmek verb | The study combines two different methods. Çalışma iki farklı yöntemi birleştiriyor. | yeni |
| mountain /ˈmaʊntɪn/ | dağ noun | The mountain is covered in snow all year. Dağ bütün yıl karla kaplıdır. | yeni |
| hide /haɪd/ | saklamak, gizlemek verb | The report does not hide the weaknesses. Rapor zayıf yanları gizlemiyor. | yeni |
| marriage /ˈmærɪdʒ/ | evlilik noun | Their marriage lasted more than fifty years. Evlilikleri elli yıldan fazla sürdü. | yeni |
| ticket /ˈtɪkɪt/ | bilet noun | I bought a return ticket online. İnternetten gidiş-dönüş bilet aldım. | yeni |
| meal /miːl/ | öğün, yemek noun | The price includes three meals a day. Fiyata günde üç öğün dâhil. | yeni |
| bag /bæɡ/ | çanta, torba noun | She put the documents in her bag. Belgeleri çantasına koydu. | yeni |
| repeat /rɪˈpiːt/ | tekrarlamak verb | Could you repeat the last sentence? Son cümleyi tekrarlar mısınız? | yeni |
| equal /ˈiːkwəl/ | eşit adjective | All participants had equal access to the material. Bütün katılımcıların materyale eşit erişimi vardı. | yeni |
| expression /ɪkˈspreʃn/ | ifade; deyim noun | The expression on her face said everything. Yüzündeki ifade her şeyi anlatıyordu. | yeni |
| extremely /ɪkˈstriːmli/ | son derece, aşırı adverb | The procedure is extremely sensitive to temperature. İşlem sıcaklığa son derece duyarlı. | yeni |
| owner /ˈəʊnə/ | sahip, mal sahibi noun | The owner of the building refused to sell. Binanın sahibi satmayı reddetti. | yeni |
| plane /pleɪn/ | uçak noun
| The plane landed twenty minutes early. Uçak yirmi dakika erken indi. | yeni |
| commercial /kəˈmɜːʃl/ | ticari adjective | The project has no commercial value yet. Projenin henüz ticari değeri yok. | yeni |
| lady /ˈleɪdi/ | hanım, hanımefendi noun | An elderly lady was waiting at the desk. Masada yaşlı bir hanım bekliyordu. | yeni |
| connect /kəˈnekt/ | bağlamak, bağlanmak verb | The bridge connects the two districts. Köprü iki bölgeyi birbirine bağlar. | yeni |
| cultural /ˈkʌltʃərəl/ | kültürel adjective | Cultural differences affected the results. Kültürel farklılıklar sonuçları etkiledi. | yeni |
| arrange /əˈreɪndʒ/ | düzenlemek, ayarlamak verb | We arranged a meeting for next week. Gelecek hafta için bir toplantı ayarladık. | yeni |
| payment /ˈpeɪmənt/ | ödeme noun | The first payment is due at the end of the month. İlk ödemenin vadesi ay sonu. | yeni |
| unfortunately /ʌnˈfɔːtʃənətli/ | maalesef, ne yazık ki adverb | Unfortunately, the data was incomplete. Ne yazık ki veri eksikti. | yeni |
| bird /bɜːd/ | kuş noun | The bird built its nest under the roof. Kuş yuvasını çatının altına yaptı. | yeni |
| contribution /ˌkɒntrɪˈbjuːʃn/ | katkı noun | Her contribution to the field is widely recognized. Alana katkısı geniş ölçüde kabul görüyor. | yeni |
| secret /ˈsiːkrət/ | sır; gizli noun | The formula remained a secret for decades. Formül onlarca yıl sır olarak kaldı. | yeni |
| apparently /əˈpærəntli/ | görünüşe göre adverb | Apparently, the results were misinterpreted. Görünüşe göre sonuçlar yanlış yorumlanmış. | yeni |
| novel /ˈnɒvl/ | roman noun
| The novel was translated into thirty languages. Roman otuz dile çevrildi. | yeni |
| union /ˈjuːniən/ | birlik; sendika noun | The union negotiated a new contract. Sendika yeni bir sözleşme için pazarlık yaptı. | yeni |
| burn /bɜːn/ | yanmak, yakmak verb | The engine burns less fuel at low speed. Motor düşük hızda daha az yakıt yakar. | yeni |
| pleasure /ˈpleʒə/ | zevk, memnuniyet noun | It is a pleasure to work with this team. Bu ekiple çalışmak bir zevk. | yeni |
| suggestion /səˈdʒestʃən/ | öneri noun | Thank you for the suggestion about the layout. Yerleşim hakkındaki öneri için teşekkürler. | yeni |
| critical /ˈkrɪtɪkl/ | eleştirel; kritik adjective | The next two weeks are critical for the project. Önümüzdeki iki hafta proje için kritik. | yeni |
| mostly /ˈməʊstli/ | çoğunlukla adverb | The audience was mostly made up of students. İzleyiciler çoğunlukla öğrencilerden oluşuyordu. | yeni |
| earth /ɜːθ/ | dünya; toprak noun | The earth completes one orbit in a year. Dünya bir yılda bir tur tamamlar. | yeni |
| pop /pɒp/ | pop; patlamak noun | Pop music dominated the charts that year. O yıl listelere pop müzik hâkimdi. | yeni |
| essential /ɪˈsenʃl/ | şart, olmazsa olmaz adjective | Water is essential for all living things. Su bütün canlılar için şarttır. | yeni |
| desire /dɪˈzaɪə/ | arzu, istek noun | There is a strong desire for change. Güçlü bir değişim arzusu var. | yeni |
| currently /ˈkʌrəntli/ | şu anda, hâlihazırda adverb | The system is currently under maintenance. Sistem şu anda bakımda. | yeni |
| employ /ɪmˈplɔɪ/ | istihdam etmek; kullanmak verb | The factory employs over 500 people. Fabrika 500'den fazla kişi istihdam ediyor. | yeni |
| path /pɑːθ/ | yol, patika noun | The path leads directly to the lake. Yol doğrudan göle çıkar. | yeni |
| beach /biːtʃ/ | plaj, kumsal noun | The beach was almost empty in October. Ekimde plaj neredeyse boştu. | yeni |
| attract /əˈtrækt/ | çekmek, cezbetmek verb | The exhibition attracted thousands of visitors. Sergi binlerce ziyaretçi çekti. | yeni |
| engage /ɪnˈɡeɪdʒ/ | meşgul etmek; katılmak verb | The students engage with the material actively. Öğrenciler materyalle etkin biçimde ilgileniyor. | yeni |
| powerful /ˈpaʊəfl/ | güçlü adjective | The argument is powerful but not conclusive. Sav güçlü ama kesin değil. | yeni |
| flower /ˈflaʊə/ | çiçek noun | The flower opens only at night. Çiçek yalnızca geceleri açar. | yeni |
| crisis /ˈkraɪsɪs/ | kriz noun | The country faced an economic crisis in 2001. Ülke 2001'de ekonomik bir krizle karşılaştı. | yeni |
| settle /ˈsetl/ | yerleşmek, çözüme kavuşturmak verb | The dispute was finally settled in court. Anlaşmazlık sonunda mahkemede çözüme kavuştu. | yeni |
| boat /bəʊt/ | tekne, kayık noun | We crossed the lake by boat. Gölü tekneyle geçtik. | yeni |
| fan /fæn/ | hayran; vantilatör noun | He has been a fan of the team since childhood. Çocukluğundan beri takımın hayranı. | yeni |
| kitchen /ˈkɪtʃɪn/ | mutfak noun | The kitchen is at the end of the corridor. Mutfak koridorun sonunda. | yeni |
| twice /twaɪs/ | iki kez adverb | The committee meets twice a month. Komite ayda iki kez toplanır. | yeni |
| fresh /freʃ/ | taze; yeni adjective | We need a fresh look at the problem. Soruna yeni bir bakış gerekiyor. | yeni |
| delay /dɪˈleɪ/ | gecikme; ertelemek noun | The delay cost the company thousands. Gecikme şirkete binlerce liraya mal oldu. | yeni |
| safety /ˈseɪfti/ | güvenlik, emniyet noun | Safety must come before speed. Güvenlik hızdan önce gelmeli. | yeni |
| engineer /ˌendʒɪˈnɪə/ | mühendis noun | The engineer checked the design twice. Mühendis tasarımı iki kez kontrol etti. | yeni |
| quiet /ˈkwaɪət/ | sessiz, sakin adjective | The library was quiet all afternoon. Kütüphane bütün öğleden sonra sessizdi. | yeni |
| insurance /ɪnˈʃʊərəns/ | sigorta noun | Health insurance covers most of the cost. Sağlık sigortası masrafın çoğunu karşılıyor. | yeni |
| nurse /nɜːs/ | hemşire noun | The nurse checked his temperature every hour. Hemşire her saat ateşini ölçtü. | yeni |
| divide /dɪˈvaɪd/ | bölmek, paylaştırmak verb | We divided the task into three stages. Görevi üç aşamaya böldük. | yeni |
| length /leŋθ/ | uzunluk; süre noun | The length of the report should not exceed ten pages. Raporun uzunluğu on sayfayı geçmemeli. | yeni |
| investigation /ɪnˌvestɪˈɡeɪʃn/ | soruşturma, inceleme noun | The investigation lasted almost two years. Soruşturma neredeyse iki yıl sürdü. | yeni |
| package /ˈpækɪdʒ/ | paket noun | The package arrived three days late. Paket üç gün geç geldi. | yeni |
| somewhere /ˈsʌmweə/ | bir yerde, bir yere adverb | The file must be somewhere on this drive. Dosya bu sürücüde bir yerde olmalı. | yeni |
| jump /dʒʌmp/ | atlamak, sıçramak verb | Prices jumped by ten percent in one month. Fiyatlar bir ayda yüzde on sıçradı. | yeni |
| weapon /ˈwepən/ | silah noun | No weapon was found at the scene. Olay yerinde silah bulunamadı. | yeni |
| relatively /ˈrelətɪvli/ | göreceli olarak, nispeten adverb | The method is relatively simple to apply. Yöntemin uygulanması nispeten basit. | yeni |
| host /həʊst/ | ev sahibi; ağırlamak noun | The city will be the host of the next conference. Şehir bir sonraki konferansın ev sahibi olacak. | yeni |
| winter /ˈwɪntə/ | kış noun | The road is often closed in winter. Yol kışın sık sık kapanır. | yeni |
| district /ˈdɪstrɪkt/ | bölge, semt noun | The school serves the whole district. Okul bütün bölgeye hizmet veriyor. | yeni |
| broad /brɔːd/ | geniş adjective | The book covers a broad range of topics. Kitap geniş bir konu yelpazesini kapsıyor. | yeni |
| tire /ˈtaɪə/ | yormak; lastik verb | Long meetings tire everyone out. Uzun toplantılar herkesi yorar. | yeni |
| spring /sprɪŋ/ | ilkbahar; yay noun | The exhibition opens in the spring. Sergi ilkbaharda açılıyor. | yeni |
| spirit /ˈspɪrɪt/ | ruh; moral noun | The team worked in a spirit of cooperation. Ekip işbirliği ruhuyla çalıştı. | yeni |
| lunch /lʌntʃ/ | öğle yemeği noun | We can discuss it over lunch. Bunu öğle yemeğinde konuşabiliriz. | yeni |
| actual /ˈæktʃuəl/ | gerçek, asıl adjective | The actual cost was much higher than planned. Gerçek maliyet planlanandan çok daha yüksekti. | yeni |
| pool /puːl/ | havuz noun | The hotel has an indoor pool. Otelde kapalı havuz var. | yeni |
| cash /kæʃ/ | nakit noun | We only accept cash at this counter. Bu gişede yalnızca nakit kabul ediyoruz. | yeni |
| hardly /ˈhɑːdli/ | neredeyse hiç adverb | I could hardly hear the speaker. Konuşmacıyı neredeyse hiç duyamıyordum. | yeni |
| award /əˈwɔːd/ | ödül noun | She received an award for her research. Araştırması için bir ödül aldı. | yeni |
| coach /kəʊtʃ/ | antrenör; koç noun | The coach changed the strategy at half-time. Antrenör devrede stratejiyi değiştirdi. | yeni |
| consideration /kənˌsɪdəˈreɪʃn/ | değerlendirme; dikkate alma noun | The proposal is still under consideration. Öneri hâlâ değerlendiriliyor. | yeni |
| strange /streɪndʒ/ | garip, tuhaf adjective | It is strange that nobody noticed the error. Hatayı kimsenin fark etmemesi tuhaf. | yeni |
| possibly /ˈpɒsəbli/ | muhtemelen, belki adverb | The delay was possibly caused by the weather. Gecikmeye muhtemelen hava neden oldu. | yeni |
| threat /θret/ | tehdit noun | Climate change poses a serious threat to agriculture. İklim değişikliği tarım için ciddi bir tehdit oluşturuyor. | yeni |
| accident /ˈæksɪdənt/ | kaza noun | The accident happened on a quiet road. Kaza sakin bir yolda oldu. | yeni |
| impossible /ɪmˈpɒsəbl/ | imkânsız adjective | It is impossible to measure this directly. Bunu doğrudan ölçmek imkânsız. | yeni |
| afraid /əˈfreɪd/ | korkmuş, endişeli adjective | I am afraid of making the same mistake again. Aynı hatayı tekrar yapmaktan korkuyorum. | yeni |
| active /ˈæktɪv/ | etkin, faal adjective | She has been active in the field for twenty years. Yirmi yıldır bu alanda faal. | yeni |
| religious /rɪˈlɪdʒəs/ | dinî, dindar adjective | The building has religious significance. Binanın dinî bir önemi var. | yeni |
| cancer /ˈkænsə/ | kanser noun | Early detection of cancer improves survival rates. Kanserin erken tespiti sağkalım oranlarını artırır. | yeni |
| environmental /ɪnˌvaɪrənˈmentl/ | çevresel adjective | The report examines the environmental impact. Rapor çevresel etkiyi inceliyor. | yeni |
| sun /sʌn/ | güneş noun | The sun rises just after six in June. Haziranda güneş altıyı biraz geçe doğar. | yeni |
| healthy /ˈhelθi/ | sağlıklı adjective | A healthy diet reduces the risk considerably. Sağlıklı beslenme riski hatırı sayılır ölçüde azaltır. | yeni |
| blow /bləʊ/ | üflemek, esmek verb | Strong winds blow across the valley in winter. Kışın vadide kuvvetli rüzgârlar eser. | yeni |
| location /ləʊˈkeɪʃn/ | konum, yer noun | The location of the site was kept secret. Alanın konumu gizli tutuldu. | yeni |
| wash /wɒʃ/ | yıkamak verb | Wash your hands before handling the samples. Numunelere dokunmadan önce ellerinizi yıkayın. | yeni |
| actor /ˈæktə/ | oyuncu noun | The actor prepared for the role for months. Oyuncu rol için aylarca hazırlandı. | yeni |
| glad /ɡlæd/ | memnun, sevinçli adjective | I am glad to hear the news. Haberi duyduğuma sevindim. | yeni |
| opposite /ˈɒpəzɪt/ | karşı, zıt adjective | The result was the opposite of what we expected. Sonuç beklediğimizin tam tersiydi. | yeni |
| stone /stəʊn/ | taş noun | The wall is built of local stone. Duvar yöresel taştan yapılmış. | yeni |
| murder /ˈmɜːdə/ | cinayet noun | The murder remained unsolved for years. Cinayet yıllarca aydınlatılamadı. | yeni |
| soldier /ˈsəʊldʒə/ | asker noun | The soldier had served for eight years. Asker sekiz yıl görev yapmıştı. | yeni |
| hate /heɪt/ | nefret etmek verb | I hate waiting in long queues. Uzun kuyruklarda beklemekten nefret ederim. | yeni |
| egg /eɡ/ | yumurta noun | The recipe needs three eggs. Tarif üç yumurta gerektiriyor. | yeni |
| concert /ˈkɒnsət/ | konser noun | The concert was cancelled at short notice. Konser son anda iptal edildi. | yeni |
| shock /ʃɒk/ | şok, sarsıntı noun | The decision came as a shock to everyone. Karar herkes için şok oldu. | yeni |
| comfortable /ˈkʌmftəbl/ | rahat, konforlu adjective | The chair is comfortable enough for long sessions. Sandalye uzun oturumlar için yeterince rahat. | yeni |
| usual /ˈjuːʒuəl/ | olağan, her zamanki adjective | We met at the usual time. Her zamanki saatte buluştuk. | yeni |
| carefully /ˈkeəfəli/ | dikkatlice adverb | Read the instructions carefully before starting. Başlamadan önce talimatları dikkatlice okuyun. | yeni |
| pack /pæk/ | paketlemek; toplamak verb | Pack the equipment before the flight. Uçuştan önce ekipmanı toplayın. | yeni |
| recall /rɪˈkɔːl/ | hatırlamak; geri çağırmak verb | I cannot recall his exact words. Tam olarak ne dediğini hatırlayamıyorum. | yeni |
| wine /waɪn/ | şarap noun | The region is known for its red wine. Bölge kırmızı şarabıyla bilinir. | yeni |
| camera /ˈkæmrə/ | kamera, fotoğraf makinesi noun | The camera records in low light. Kamera düşük ışıkta kayıt yapar. | yeni |
| swim /swɪm/ | yüzmek verb | They swim in the lake every summer. Her yaz gölde yüzerler. | yeni |
| manufacture /ˌmænjuˈfæktʃə/ | üretmek, imal etmek verb | The company manufactures parts for aircraft. Şirket uçaklar için parça üretiyor. | yeni |
| theater /ˈθɪətə/ | tiyatro noun | The theater seats four hundred people. Tiyatro dört yüz kişiliktir. | yeni |
| coffee /ˈkɒfi/ | kahve noun | She drinks coffee only in the morning. Kahveyi yalnızca sabahları içer. | yeni |
| totally /ˈtəʊtəli/ | tümüyle, baştan sona adverb | The two approaches are totally different. İki yaklaşım tamamen farklı. | yeni |
| museum /mjuˈziːəm/ | müze noun | The museum is closed on Mondays. Müze pazartesileri kapalı. | yeni |
| visitor /ˈvɪzɪtə/ | ziyaretçi noun | The site attracts thousands of visitors a year. Alan yılda binlerce ziyaretçi çekiyor. | yeni |
| freedom /ˈfriːdəm/ | özgürlük noun | The constitution guarantees freedom of expression. Anayasa ifade özgürlüğünü güvence altına alır. | yeni |
| construction /kənˈstrʌkʃn/ | inşaat; yapı noun | The bridge is still under construction. Köprü hâlâ inşa hâlinde. | yeni |
| dear /dɪə/ | sevgili, değerli adjective | Dear colleagues, please note the change. Değerli meslektaşlar, lütfen değişikliği not edin. | yeni |
| onto /ˈɒntu/ | üstüne preposition | The cat jumped onto the table. Kedi masanın üstüne atladı. | yeni |
| historical /hɪˈstɒrɪkl/ | tarihsel adjective | The claim rests on historical evidence. İddia tarihsel kanıtlara dayanıyor. | yeni |
| oppose /əˈpəʊz/ | karşı çıkmak verb | Local residents opposed the new development. Yerel halk yeni yapılaşmaya karşı çıktı. | yeni |
| branch /brɑːntʃ/ | dal; şube noun | The bank opened a new branch downtown. Banka şehir merkezinde yeni bir şube açtı. | yeni |
| scientist /ˈsaɪəntɪst/ | bilim insanı noun | The scientist published the findings last year. Bilim insanı bulguları geçen yıl yayımladı. | yeni |
| bind /baɪnd/ | bağlamak verb
| The agreement binds both parties equally. Anlaşma iki tarafı da eşit biçimde bağlar. | yeni |
| belong /bɪˈlɒŋ/ | ait olmak verb | This species belongs to a rare family. Bu tür nadir bir aileye aittir. | yeni |
| taste /teɪst/ | tat; zevk noun | The wine has a slightly bitter taste. Şarabın hafif acı bir tadı var. | yeni |
| tonight /təˈnaɪt/ | bu gece adverb | The results will be announced tonight. Sonuçlar bu gece açıklanacak. | yeni |
| fashion /ˈfæʃn/ | moda; tarz noun | The design follows the fashion of the period. Tasarım dönemin modasını izliyor. | yeni |
| bomb /bɒm/ | bomba noun | The bomb was defused without injury. Bomba yaralanma olmadan etkisiz hâle getirildi. | yeni |
| army /ˈɑːmi/ | ordu noun | The army withdrew from the region in 1998. Ordu 1998'de bölgeden çekildi. | yeni |
| dangerous /ˈdeɪndʒərəs/ | tehlikeli adjective | It is dangerous to ignore these warnings. Bu uyarıları görmezden gelmek tehlikeli. | yeni |
| decrease /dɪˈkriːs/ | azalmak, düşmek verb | Sales decreased by twelve percent. Satışlar yüzde on iki azaldı. | yeni |
| hurt /hɜːt/ | incitmek; acımak verb | The criticism did not hurt his reputation. Eleştiri itibarına zarar vermedi. | yeni |
| council /ˈkaʊnsl/ | konsey, meclis noun | The city council approved the plan. Şehir meclisi planı onayladı. | yeni |
| editor /ˈedɪtə/ | editör, yayın yönetmeni noun | The editor rejected the first version. Editör ilk sürümü geri çevirdi. | yeni |
| normally /ˈnɔːməli/ | normalde, genellikle adverb | The office normally closes at five. Ofis normalde beşte kapanır. | yeni |
| sight /saɪt/ | görüş; manzara noun | The tower is a familiar sight in the city. Kule şehirde tanıdık bir manzaradır. | yeni |
| gift /ɡɪft/ | hediye; yetenek noun | The book was a gift from a colleague. Kitap bir meslektaştan hediyeydi. | yeni |
| delivery /dɪˈlɪvəri/ | teslimat; sunum noun | Delivery takes three to five working days. Teslimat üç ila beş iş günü sürer. | yeni |
| guest /ɡest/ | misafir, konuk noun | The hotel can accommodate 200 guests. Otel 200 konuk ağırlayabiliyor. | yeni |
| bedroom /ˈbedruːm/ | yatak odası noun | The flat has two bedrooms and a small kitchen. Dairede iki yatak odası ve küçük bir mutfak var. | yeni |
| climb /klaɪm/ | tırmanmak verb
| Prices climbed steadily throughout the year. Fiyatlar yıl boyunca istikrarlı biçimde tırmandı. | yeni |
| basically /ˈbeɪsɪkli/ | temel olarak, aslında adverb | The two methods are basically the same. İki yöntem temelde aynı. | yeni |
| violence /ˈvaɪələns/ | şiddet noun | The protest ended without violence. Protesto şiddet olmadan sona erdi. | yeni |
| minister /ˈmɪnɪstə/ | bakan noun | The minister announced the reform on Tuesday. Bakan reformu salı günü açıkladı. | yeni |
| mainly /ˈmeɪnli/ | başlıca, çoğunlukla adverb | The sample consisted mainly of graduates. Örneklem başlıca mezunlardan oluşuyordu. | yeni |
| mouth /maʊθ/ | ağız noun | Breathe through your mouth for a moment. Bir an ağzınızdan nefes alın. | yeni |
| noise /nɔɪz/ | gürültü, ses noun | The noise from the street made recording difficult. Sokaktan gelen gürültü kaydı zorlaştırdı. | yeni |
| manner /ˈmænə/ | biçim, tarz noun
| The data was collected in a consistent manner. Veriler tutarlı bir biçimde toplandı. | yeni |
| gun /ɡʌn/ | silah, tabanca noun | The gun was registered to the owner. Silah sahibi adına kayıtlıydı. | yeni |
| square /skweə/ | kare; meydan noun | The city square fills up on market days. Şehir meydanı pazar günleri dolar. | yeni |
| occasion /əˈkeɪʒn/ | vesile, durum noun | On this occasion the rule does not apply. Bu durumda kural geçerli değil. | yeni |
| familiar /fəˈmɪliə/ | tanıdık, aşina adjective | The name sounded familiar to everyone. İsim herkese tanıdık geldi. | yeni |
| ignore /ɪɡˈnɔː/ | görmezden gelmek verb | The report ignores several important factors. Rapor birkaç önemli etkeni görmezden geliyor. | yeni |
| affair /əˈfeə/ | mesele, iş noun | The minister handled the affair badly. Bakan meseleyi kötü yönetti. | yeni |
| citizen /ˈsɪtɪzn/ | vatandaş noun | Every citizen has the right to appeal. Her vatandaşın itiraz hakkı vardır. | yeni |
| gold /ɡəʊld/ | altın noun | The price of gold rose again this quarter. Altın fiyatı bu çeyrekte yine yükseldi. | yeni |
| load /ləʊd/ | yük; yüklemek noun | The bridge can carry a heavy load. Köprü ağır bir yük taşıyabilir. | yeni |
| belief /bɪˈliːf/ | inanç noun | Contrary to popular belief, the theory is not new. Yaygın inanışın aksine, teori yeni değil. | yeni |
| troop /truːp/ | birlik, asker noun | The troops withdrew before dawn. Birlikler şafaktan önce çekildi. | yeni |
| remind /rɪˈmaɪnd/ | hatırlatmak verb | Please remind me about the deadline. Lütfen bana son tarihi hatırlat. | yeni |
| arrangement /əˈreɪndʒmənt/ | düzenleme; anlaşma noun | We made an arrangement with the supplier. Tedarikçiyle bir anlaşma yaptık. | yeni |
| skin /skɪn/ | deri, cilt noun | The cream protects the skin from sunlight. Krem cildi güneş ışığından korur. | yeni |
| prison /ˈprɪzn/ | hapishane noun | He spent four years in prison. Dört yıl hapiste kaldı. | yeni |
| switch /swɪtʃ/ | geçmek; anahtar verb | The team switched to a new supplier. Ekip yeni bir tedarikçiye geçti. | yeni |
| fairly /ˈfeəli/ | oldukça adverb
| The instructions are fairly clear. Talimatlar oldukça açık. | yeni |
| wood /wʊd/ | odun, ahşap noun | The floor is made of dark wood. Zemin koyu renk ahşaptan. | yeni |
| tough /tʌf/ | zor; sert adjective | It was a tough decision to make. Verilmesi zor bir karardı. | yeni |
| tear /teə/ | yırtmak; gözyaşı verb | Be careful not to tear the page. Sayfayı yırtmamaya dikkat et. | yeni |
| representative /ˌreprɪˈzentətɪv/ | temsilci noun
| A representative of the company answered our questions. Şirketin bir temsilcisi sorularımızı yanıtladı. | yeni |
| border /ˈbɔːdə/ | sınır noun | They crossed the border early in the morning. Sabah erkenden sınırı geçtiler. | yeni |
| shake /ʃeɪk/ | sallamak verb | We shake hands when we meet. Karşılaştığımızda el sıkışırız. | yeni |
| assessment /əˈsesmənt/ | değerlendirme noun | The assessment showed clear progress. Değerlendirme açık bir ilerleme gösterdi. | yeni |
| shoe /ʃuː/ | ayakkabı noun | She bought a new pair of shoes. Yeni bir çift ayakkabı aldı. | yeni |
| ought /ɔːt/ | -meli, -malı verb | You ought to see a doctor about that. Bunun için bir doktora görünmelisin. | yeni |
| hall /hɔːl/ | salon; koridor noun | The meeting was held in the main hall. Toplantı ana salonda yapıldı. | yeni |
| regulation /ˌreɡjuˈleɪʃn/ | düzenleme, yönetmelik noun | New safety regulations came into force. Yeni güvenlik düzenlemeleri yürürlüğe girdi. | yeni |
| escape /ɪˈskeɪp/ | kaçmak, kurtulmak verb | Two prisoners escaped from the building. İki mahkûm binadan kaçtı. | yeni |
| studio /ˈstjuːdiəʊ/ | stüdyo noun | The album was recorded in a small studio. Albüm küçük bir stüdyoda kaydedildi. | yeni |
| proper /ˈprɒpə/ | uygun, doğru dürüst adjective | You need proper equipment for this job. Bu iş için uygun ekipman gerekiyor. | yeni |
| tourist /ˈtʊərɪst/ | turist noun | The city attracts millions of tourists. Şehir milyonlarca turist çekiyor. | yeni |
| afford /əˈfɔːd/ | gücü yetmek verb
| We cannot afford to lose this opportunity. Bu fırsatı kaybetmeyi göze alamayız. | yeni |
| suspect /səˈspekt/ | şüphelenmek; şüpheli verb | Doctors suspect that the cause is genetic. Doktorlar sebebin genetik olduğundan şüpheleniyor. | yeni |
| cup /kʌp/ | fincan, bardak noun | He drank a cup of tea. Bir fincan çay içti. | yeni |
| description /dɪˈskrɪpʃn/ | tanım, betimleme noun | The description of the process was very clear. Sürecin tanımı çok açıktı. | yeni |
| confidence /ˈkɒnfɪdəns/ | güven, özgüven noun | She spoke with confidence in front of the class. Sınıfın önünde güvenle konuştu. | yeni |
| industrial /ɪnˈdʌstriəl/ | sanayi ile ilgili adjective | The area is known for its industrial history. Bölge sanayi tarihiyle biliniyor. | yeni |
| complain /kəmˈpleɪn/ | şikâyet etmek verb | Customers complained about the delay. Müşteriler gecikmeden şikâyet etti. | yeni |
| arrest /əˈrest/ | tutuklamak verb | The police arrest anyone who breaks the law. Polis kanunu çiğneyen herkesi tutuklar. | yeni |
| asset /ˈæset/ | varlık, değer noun | Patience is a valuable asset in this profession. Sabır bu meslekte değerli bir varlıktır. | yeni |
| signal /ˈsɪɡnəl/ | sinyal, işaret noun
| The signal was too weak to receive. Sinyal alınamayacak kadar zayıftı. | yeni |
| finger /ˈfɪŋɡə/ | parmak noun | He pointed at the map with his finger. Haritayı parmağıyla işaret etti. | yeni |
| explore /ɪkˈsplɔː/ | keşfetmek, incelemek verb | This paper explores the link between diet and memory. Bu makale beslenme ile hafıza arasındaki bağı inceliyor. | yeni |
| leadership /ˈliːdəʃɪp/ | liderlik noun | The company grew under her leadership. Şirket onun liderliğinde büyüdü. | yeni |
| commitment /kəˈmɪtmənt/ | bağlılık; taahhüt noun | The project requires a long-term commitment. Proje uzun vadeli bir bağlılık gerektiriyor. | yeni |
| wake /weɪk/ | uyanmak verb | I usually wake up before seven. Genellikle yediden önce uyanırım. | yeni |
| necessarily /ˌnesəˈserəli/ | zorunlu olarak adverb | A high price does not necessarily mean high quality. Yüksek fiyat zorunlu olarak yüksek kalite demek değildir. | yeni |
| bright /braɪt/ | parlak; zeki adjective | The room was bright and comfortable. Oda aydınlık ve rahattı. | yeni |
| frame /freɪm/ | çerçeve noun
| The photograph was in a wooden frame. Fotoğraf ahşap bir çerçevedeydi. | yeni |
| slowly /ˈsləʊli/ | yavaşça adverb | The train moved slowly out of the station. Tren istasyondan yavaşça ayrıldı. | yeni |
| hire /ˈhaɪə/ | işe almak; kiralamak verb | They decided to hire two new engineers. İki yeni mühendis işe almaya karar verdiler. | yeni |
| hole /həʊl/ | delik noun | There was a small hole in the wall. Duvarda küçük bir delik vardı. | yeni |
| tie /taɪ/ | bağlamak; kravat verb | Please tie the box with a strong rope. Lütfen kutuyu sağlam bir iple bağla. | yeni |
| chain /tʃeɪn/ | zincir noun | The bicycle chain broke on the way home. Bisikletin zinciri eve dönerken koptu. | yeni |
| literature /ˈlɪtrətʃə/ | edebiyat; alan yazın noun | The literature on this topic is extensive. Bu konudaki alan yazın oldukça geniş. | yeni |
| victim /ˈvɪktɪm/ | kurban, mağdur noun | The victims of the flood received immediate help. Selin mağdurları acil yardım aldı. | yeni |
| threaten /ˈθretn/ | tehdit etmek verb | Rising sea levels threaten coastal cities. Yükselen deniz seviyeleri kıyı şehirlerini tehdit ediyor. | yeni |
| division /dɪˈvɪʒn/ | bölüm; bölünme noun | She works in the research division. Araştırma bölümünde çalışıyor. | yeni |
| birth /bɜːθ/ | doğum noun | The date of birth must be written clearly. Doğum tarihi açıkça yazılmalıdır. | yeni |
| forest /ˈfɒrɪst/ | orman noun | A narrow path led into the forest. Dar bir patika ormana götürüyordu. | yeni |
| root /ruːt/ | kök noun | The roots of the tree were very deep. Ağacın kökleri çok derindi. | yeni |
| factory /ˈfæktri/ | fabrika noun | The factory produces parts for cars. Fabrika arabalar için parça üretiyor. | yeni |
| expense /ɪkˈspens/ | masraf, gider noun | Travel expenses are paid by the company. Seyahat masrafları şirket tarafından ödeniyor. | yeni |
| recommendation /ˌrekəmenˈdeɪʃn/ | öneri, tavsiye noun | The report ends with three recommendations. Rapor üç öneriyle bitiyor. | yeni |
| rank /ræŋk/ | sıra, derece noun | The country rose several ranks in the list. Ülke listede birkaç sıra yükseldi. | yeni |
| typical /ˈtɪpɪkl/ | tipik, alışılmış adjective | This is a typical example of the problem. Bu, sorunun tipik bir örneğidir. | yeni |
| west /west/ | batı noun | The wind was coming from the west. Rüzgâr batıdan geliyordu. | yeni |
| friendly /ˈfrendli/ | dostça, cana yakın adjective | The staff were friendly and helpful. Personel cana yakın ve yardımseverdi. | yeni |
| resident /ˈrezɪdənt/ | sakin, oturan kişi noun | Local residents opposed the new road. Yerel sakinler yeni yola karşı çıktı. | yeni |
| provision /prəˈvɪʒn/ | hüküm; sağlama noun | The contract includes a provision about delays. Sözleşme gecikmelerle ilgili bir hüküm içeriyor. | yeni |
| plenty /ˈplenti/ | bolca, epeyce noun | There is plenty of time before the exam. Sınava kadar bolca zaman var. | yeni |
| entirely /ɪnˈtaɪəli/ | tamamen adverb | The result was entirely different. Sonuç tamamen farklıydı. | yeni |
| strongly /ˈstrɒŋli/ | şiddetle, kuvvetle adverb | We strongly recommend reading the manual. Kılavuzu okumanızı şiddetle tavsiye ederiz. | yeni |
| bridge /brɪdʒ/ | köprü noun | They built a bridge across the river. Nehrin üzerine bir köprü kurdular. | yeni |
| graduate /ˈɡrædʒueɪt/ | mezun olmak; mezun verb | She will graduate from university next year. Gelecek yıl üniversiteden mezun olacak. | yeni |
| brand /brænd/ | marka noun | The brand is well known across Europe. Marka Avrupa genelinde iyi biliniyor. | yeni |
| moral /ˈmɒrəl/ | ahlaki adjective
| The story raises a difficult moral question. Hikâye zor bir ahlaki soru ortaya atıyor. | yeni |
| insist /ɪnˈsɪst/ | ısrar etmek verb | He insisted on paying the bill. Hesabı ödemekte ısrar etti. | yeni |
| combination /ˌkɒmbɪˈneɪʃn/ | birleşim, bileşim noun | Success came from a combination of skill and luck. Başarı, beceri ve şansın birleşiminden geldi. | yeni |
| abuse /əˈbjuːs/ | kötüye kullanım noun | The report examines the abuse of power. Rapor gücün kötüye kullanımını inceliyor. | yeni |
| ice /aɪs/ | buz noun | The ice on the road made driving dangerous. Yoldaki buz sürüşü tehlikeli hâle getirdi. | yeni |
| master /ˈmɑːstə/ | ustalaşmak; usta verb | It takes years to master a language. Bir dilde ustalaşmak yıllar alır. | yeni |
| definitely /ˈdefɪnətli/ | kesinlikle, hiç şüphesiz adverb | This is definitely the best option. Bu kesinlikle en iyi seçenek. | yeni |
| session /ˈseʃn/ | oturum noun | Each session lasts about ten minutes. Her oturum yaklaşık on dakika sürer. | yeni |
| previously /ˈpriːviəsli/ | daha önce adverb | The building was previously a school. Bina daha önce bir okuldu. | yeni |
| protection /prəˈtekʃn/ | koruma noun | The law offers protection to consumers. Kanun tüketicilere koruma sağlıyor. | yeni |
| largely /ˈlɑːdʒli/ | büyük ölçüde adverb | The delay was largely due to bad weather. Gecikme büyük ölçüde kötü havadan kaynaklandı. | yeni |
| rent /rent/ | kiralamak; kira verb | They rent a small flat near the centre. Merkeze yakın küçük bir daire kiralıyorlar. | yeni |
| shot /ʃɒt/ | atış; çekim noun | The photographer took one last shot. Fotoğrafçı son bir çekim yaptı. | yeni |
| appearance /əˈpɪərəns/ | görünüş; ortaya çıkış noun | Do not judge people by their appearance. İnsanları görünüşlerine göre yargılamayın. | yeni |
| reasonable /ˈriːznəbl/ | makul adjective | The price seems reasonable for this quality. Bu kalite için fiyat makul görünüyor. | yeni |
| till /tɪl/ | -e kadar preposition | We waited till the rain stopped. Yağmur durana kadar bekledik. | yeni |
| judgment /ˈdʒʌdʒmənt/ | yargı, karar noun | The court delivered its judgment yesterday. Mahkeme kararını dün açıkladı. | yeni |
| approve /əˈpruːv/ | onaylamak verb | The board approved the budget last week. Yönetim kurulu bütçeyi geçen hafta onayladı. | yeni |
| loan /ləʊn/ | borç, kredi noun | She took out a loan to buy the car. Arabayı almak için kredi çekti. | yeni |
| definition /ˌdefɪˈnɪʃn/ | tanım noun | The definition of the term is given below. Terimin tanımı aşağıda verilmiştir. | yeni |
| elect /ɪˈlekt/ | seçmek verb | Members elect a new chair every two years. Üyeler iki yılda bir yeni bir başkan seçer. | yeni |
| farmer /ˈfɑːmə/ | çiftçi noun | The farmers were worried about the drought. Çiftçiler kuraklıktan endişeliydi. | yeni |
| comparison /kəmˈpærɪsn/ | karşılaştırma noun | A comparison of the two methods is useful. İki yöntemin karşılaştırması yararlıdır. | yeni |
| characteristic /ˌkærəktəˈrɪstɪk/ | özellik noun | Patience is a characteristic of good teachers. Sabır, iyi öğretmenlerin bir özelliğidir. | yeni |
| license /ˈlaɪsns/ | ruhsat, lisans noun | You need a license to drive this vehicle. Bu aracı kullanmak için ruhsat gerekiyor. | yeni |
| narrow /ˈnærəʊ/ | dar adjective | The street was too narrow for two cars. Sokak iki araba için fazla dardı. | yeni |
| succeed /səkˈsiːd/ | başarmak; ardından gelmek verb | She succeeded in convincing the committee. Komiteyi ikna etmeyi başardı. | yeni |
| identity /aɪˈdentəti/ | kimlik noun | He showed his identity card at the entrance. Girişte kimlik kartını gösterdi. | yeni |
| desk /desk/ | masa noun | The papers were left on my desk. Kâğıtlar masamda bırakılmıştı. | yeni |
| permit /pəˈmɪt/ | izin vermek verb
| The rules do not permit food in the library. Kurallar kütüphanede yiyeceğe izin vermiyor. | yeni |
| seriously /ˈsɪəriəsli/ | ciddi olarak adverb | We take these complaints seriously. Bu şikâyetleri ciddiye alıyoruz. | yeni |
| wild /waɪld/ | vahşi, yabani adjective | The plant grows wild in the mountains. Bitki dağlarda yabani olarak yetişir. | yeni |
| empty /ˈempti/ | boş adjective | The room was completely empty. Oda tamamen boştu. | yeni |
| association /əˌsəʊsiˈeɪʃn/ | dernek; ilişki noun | There is a clear association between the two factors. İki etken arasında açık bir ilişki var. | yeni |
| instrument /ˈɪnstrəmənt/ | alet; enstrüman noun | The instrument measures temperature precisely. Alet sıcaklığı hassas biçimde ölçüyor. | yeni |
| investor /ɪnˈvestə/ | yatırımcı noun | Investors were cautious after the report. Yatırımcılar rapordan sonra temkinliydi. | yeni |
| practical /ˈpræktɪkl/ | pratik, uygulamalı adjective | We need a practical solution, not a theory. Bize teori değil, pratik bir çözüm gerek. | yeni |
| tea /tiː/ | çay noun | She made a pot of tea for the guests. Misafirler için bir demlik çay yaptı. | yeni |
| lovely /ˈlʌvli/ | hoş, güzel adjective | We had a lovely time at the coast. Sahilde çok hoş vakit geçirdik. | yeni |
| soft /sɒft/ | yumuşak adjective | The chair had a soft cushion. Sandalyenin yumuşak bir minderi vardı. | yeni |
| row /rəʊ/ | sıra; kürek çekmek noun | They sat in the front row. Ön sırada oturdular. | yeni |
| youth /juːθ/ | gençlik noun
| He spent his youth in a small village. Gençliğini küçük bir köyde geçirdi. | yeni |
| lock /lɒk/ | kilit; kilitlemek noun | She turned the key in the lock. Anahtarı kilitte çevirdi. | yeni |
| shoulder /ˈʃəʊldə/ | omuz noun | He carried the bag on his shoulder. Çantayı omzunda taşıdı. | yeni |
| breath /breθ/ | nefes, soluk noun | She took a deep breath before speaking. Konuşmadan önce derin bir nefes aldı. | yeni |
| bottle /ˈbɒtl/ | şişe noun | There is a bottle of water on the desk. Masada bir şişe su var. | yeni |
| sheet /ʃiːt/ | tabaka, yaprak; çarşaf noun | Write your answer on a separate sheet. Cevabınızı ayrı bir kâğıda yazın. | yeni |
| engine /ˈendʒɪn/ | motor noun | The engine stopped in the middle of the road. Motor yolun ortasında durdu. | yeni |
| cast /kɑːst/ | atmak, fırlatmak verb
| The study casts doubt on earlier findings. Çalışma önceki bulguları şüpheye düşürüyor. | yeni |
| conservative /kənˈsɜːvətɪv/ | muhafazakâr; ihtiyatlı adjective | The estimate is deliberately conservative. Tahmin bilerek ihtiyatlı tutulmuş. | yeni |
| relief /rɪˈliːf/ | rahatlama; yardım noun | It was a relief to hear the news. Haberi duymak bir rahatlama oldu. | yeni |
| honor /ˈɒnə/ | onur, şeref; onurlandırmak noun | It is an honor to speak here. Burada konuşmak bir onurdur. | yeni |
| blame /bleɪm/ | suçlamak, sorumlu tutmak verb | They blamed the accident on poor maintenance. Kazayı kötü bakıma bağladılar. | yeni |
| arise /əˈraɪz/ | doğmak, ortaya çıkmak verb | New problems arise whenever the system is updated. Sistem her güncellendiğinde yeni sorunlar ortaya çıkar. | yeni |
| dad /dæd/ | baba noun | My dad taught me to drive. Araba kullanmayı babam öğretti. | yeni |
| stretch /stretʃ/ | uzanmak, germek; dönem verb | The desert stretches for hundreds of miles. Çöl yüzlerce mil boyunca uzanır. | yeni |
| declare /dɪˈkleə/ | beyan etmek, ilan etmek verb | The government declared a state of emergency. Hükûmet olağanüstü hâl ilan etti. | yeni |
| tiny /ˈtaɪni/ | minicik, çok küçük adjective | The device holds a tiny amount of data. Aygıt çok küçük miktarda veri tutuyor. | yeni |
| native /ˈneɪtɪv/ | yerli; ana dili olan adjective | She is a native speaker of Turkish. Türkçe ana dili. | yeni |
| fruit /fruːt/ | meyve; ürün, sonuç noun | The market sells fresh fruit every morning. Pazar her sabah taze meyve satıyor. | yeni |
| mail /meɪl/ | posta; postayla göndermek noun | The letter arrived in yesterday's mail. Mektup dünkü postayla geldi. | yeni |
| terrible /ˈterəbl/ | korkunç, berbat adjective | The weather was terrible all week. Hava bütün hafta berbattı. | yeni |
| ordinary /ˈɔːdnri/ | sıradan, olağan adjective | It was an ordinary day with nothing unusual. Sıra dışı hiçbir şeyin olmadığı sıradan bir gündü. | yeni |
| fat /fæt/ | yağ; şişman noun | The diet is low in fat. Diyet düşük yağlı. | yeni |
| entry /ˈentri/ | giriş; kayıt, madde noun | Each entry in the table has a source. Tablodaki her maddenin bir kaynağı var. | yeni |
| fellow /ˈfeləʊ/ | diğer, hemcins; araştırmacı adjective | She discussed the plan with her fellow students. Planı diğer öğrencilerle görüştü. | yeni |
| capture /ˈkæptʃə/ | yakalamak; kaydetmek verb | The camera captured the whole scene. Kamera tüm sahneyi kaydetti. | yeni |
| tip /tɪp/ | uç; bahşiş; ipucu noun | The book gives practical tips for writing. Kitap yazma için pratik ipuçları veriyor. | yeni |
| discount /ˈdɪskaʊnt/ | indirim noun
| Students get a discount on tickets. Öğrenciler biletlerde indirim alır. | yeni |
| peak /piːk/ | zirve, doruk noun | Demand reaches its peak in summer. Talep yazın zirveye ulaşır. | yeni |
| ear /ɪə/ | kulak noun | The sound was too faint for the human ear. Ses insan kulağı için fazla zayıftı. | yeni |
| disappear /ˌdɪsəˈpɪə/ | kaybolmak, yok olmak verb | Several species have disappeared from the region. Bölgeden birkaç tür yok oldu. | yeni |
| shout /ʃaʊt/ | bağırmak verb | He had to shout over the noise. Gürültünün üstünden bağırmak zorunda kaldı. | yeni |
| yard /jɑːd/ | avlu, bahçe; yarda noun | The children were playing in the yard. Çocuklar avluda oynuyordu. | yeni |
| hill /hɪl/ | tepe noun | The village sits on a low hill. Köy alçak bir tepede kuruludur. | yeni |
| ideal /aɪˈdɪəl/ | ideal, en uygun adjective | These are ideal conditions for the experiment. Bunlar deney için ideal koşullar. | yeni |
| folk /fəʊk/ | halk; insanlar noun | The museum collects folk music from the region. Müze bölgeden halk müziği derliyor. | yeni |
| guard /ɡɑːd/ | koruma, nöbetçi; korumak noun | A guard stands at the main gate. Ana kapıda bir nöbetçi duruyor. | yeni |
| cat /kæt/ | kedi noun | The cat slept on the windowsill. Kedi pencere kenarında uyudu. | yeni |
| kiss /kɪs/ | öpmek; öpücük verb | She kissed her daughter goodnight. Kızını iyi geceler diye öptü. | yeni |
| joint /dʒɔɪnt/ | ortak; eklem adjective | The paper is a joint effort by two teams. Makale iki ekibin ortak çalışması. | yeni |
| compete /kəmˈpiːt/ | rekabet etmek verb | Small firms cannot compete with large corporations. Küçük firmalar büyük şirketlerle rekabet edemez. | yeni |
| poll /pəʊl/ | anket; oylama noun | The poll surveyed two thousand voters. Anket iki bin seçmenle yapıldı. | yeni |
| faith /feɪθ/ | inanç, güven noun | They have faith in the new method. Yeni yönteme inançları var. | yeni |
| reserve /rɪˈzɜːv/ | ayırmak; yedek, rezerv verb | The library reserves one room for group study. Kütüphane bir odayı grup çalışmasına ayırıyor. | yeni |
| bore /bɔː/ | sıkmak; delmek verb | The lecture bored most of the audience. Ders dinleyicilerin çoğunu sıktı. | yeni |
| mission /ˈmɪʃn/ | görev, misyon noun | The mission lasted three years. Görev üç yıl sürdü. | yeni |
| tone /təʊn/ | ton, üslup noun | The report has a cautious tone. Raporun ihtiyatlı bir üslubu var. | yeni |
| passenger /ˈpæsɪndʒə/ | yolcu noun | Every passenger must show a ticket. Her yolcu bilet göstermek zorunda. | yeni |
| justice /ˈdʒʌstɪs/ | adalet noun | The book argues for social justice. Kitap toplumsal adaleti savunuyor. | yeni |
| thin /θɪn/ | ince; zayıf adjective | The evidence for this claim is thin. Bu iddiaya dair kanıt zayıf. | yeni |
| rush /rʌʃ/ | acele etmek; koşuşturma verb | Do not rush the final stage of the analysis. Çözümlemenin son aşamasını aceleye getirmeyin. | yeni |
| formal /ˈfɔːml/ | resmî, biçimsel adjective | Academic writing uses formal language. Akademik yazı resmî bir dil kullanır. | yeni |
| plate /pleɪt/ | tabak; levha, plaka noun | The plates of the earth's crust move slowly. Yer kabuğunun levhaları yavaş hareket eder. | yeni |
| ban /bæn/ | yasaklamak; yasak verb | The city banned traffic in the old centre. Şehir eski merkezde trafiği yasakladı. | yeni |
| steal /stiːl/ | çalmak verb | Thieves steal thousands of bicycles every year. Hırsızlar her yıl binlerce bisiklet çalıyor. | yeni |
| protest /ˈprəʊtest/ | protesto; karşı çıkmak noun | The protest drew thousands of people. Protesto binlerce kişiyi topladı. | yeni |
| sad /sæd/ | üzgün, hüzünlü adjective | She was sad to leave the city. Şehirden ayrılmaya üzülüyordu. | yeni |
| circle /ˈsɜːkl/ | daire, çember; çevresinde dönmek noun | Draw a circle around the correct answer. Doğru cevabın etrafına bir daire çizin. | yeni |
| command /kəˈmɑːnd/ | komut, emir; hâkimiyet noun | She has a good command of English. İngilizceye iyi hâkim. | yeni |
| sick /sɪk/ | hasta; bıkmış adjective | He stayed at home because he was sick. Hasta olduğu için evde kaldı. | yeni |
| joke /dʒəʊk/ | şaka noun | Nobody laughed at his joke. Şakasına kimse gülmedi. | yeni |
| sky /skaɪ/ | gökyüzü noun | The sky was clear all afternoon. Gökyüzü bütün öğleden sonra açıktı. | yeni |
| column /ˈkɒləm/ | sütun; köşe yazısı noun | The second column shows the total. İkinci sütun toplamı gösteriyor. | yeni |
| electronic /ɪˌlekˈtrɒnɪk/ | elektronik adjective | The journal is available in electronic form. Dergi elektronik biçimde mevcut. | yeni |
| ancient /ˈeɪnʃənt/ | antik, kadim adjective | Ancient civilisations traded across long distances. Antik uygarlıklar uzun mesafeler boyunca ticaret yapardı. | yeni |
| coast /kəʊst/ | kıyı, sahil noun | The city lies on the western coast. Şehir batı kıyısında yer alıyor. | yeni |
| ill /ɪl/ | hasta; kötü adjective | She has been ill for a week. Bir haftadır hasta. | yeni |
| kick /kɪk/ | tekmelemek; tekme verb | He kicked the ball over the fence. Topu çitin üstünden tekmeledi. | yeni |
| closely /ˈkləʊsli/ | yakından, dikkatle adverb | The two results are closely related. İki sonuç birbiriyle yakından ilişkili. | yeni |
| multiple /ˈmʌltɪpl/ | çoklu, birden çok adjective | The test has multiple correct answers. Testin birden çok doğru cevabı var. | yeni |
| yield /jiːld/ | vermek, sağlamak (sonuç/ürün) verb
| The experiment yielded surprising results. Deney şaşırtıcı sonuçlar verdi. | yeni |
| county /ˈkaʊnti/ | ilçe, kontluk noun | The county has its own local council. İlçenin kendi yerel meclisi var. | yeni |
| mobile /ˈməʊbaɪl/ | taşınabilir, hareketli adjective | The clinic uses a mobile laboratory. Klinik taşınabilir bir laboratuvar kullanıyor. | yeni |
| household /ˈhaʊshəʊld/ | hane, ev halkı noun | The survey covered four thousand households. Anket dört bin haneyi kapsadı. | yeni |
| reward /rɪˈwɔːd/ | ödül; ödüllendirmek noun | The work brings little financial reward. İş az maddi getiri sağlıyor. | yeni |
| hat /hæt/ | şapka noun | He wore a hat against the sun. Güneşe karşı şapka takıyordu. | yeni |
| accuse /əˈkjuːz/ | itham etmek verb | He was accused of falsifying the data. Veriyi tahrif etmekle suçlandı. | yeni |
| wage /weɪdʒ/ | ücret, maaş noun
| The minimum wage rose last year. Asgari ücret geçen yıl arttı. | yeni |
| absence /ˈæbsəns/ | yokluk; devamsızlık noun | In the absence of data, we cannot decide. Veri yokluğunda karar veremeyiz. | yeni |
| professor /prəˈfesə/ | profesör noun | The professor published three papers this year. Profesör bu yıl üç makale yayımladı. | yeni |
| dozen /ˈdʌzn/ | düzine, on iki noun | She read a dozen articles on the topic. Konu üzerine bir düzine makale okudu. | yeni |
| gap /ɡæp/ | boşluk, açık noun | There is a large gap between the two groups. İki grup arasında büyük bir açık var. | yeni |
| widely /ˈwaɪdli/ | yaygın olarak adverb | This method is widely used in medical research. Bu yöntem tıbbi araştırmalarda yaygın olarak kullanılır. | yeni |
| shut /ʃʌt/ | kapatmak verb | Please shut the window before you leave. Çıkmadan önce pencereyi kapatın. | yeni |
| sweet /swiːt/ | tatlı adjective | The tea is too sweet for me. Çay bana fazla tatlı. | yeni |
| permanent /ˈpɜːmənənt/ | kalıcı, sürekli adjective | The damage to the tissue is permanent. Dokudaki hasar kalıcı. | yeni |
| emotion /ɪˈməʊʃn/ | duygu noun | The study measures emotion through facial expression. Çalışma duyguyu yüz ifadesiyle ölçüyor. | yeni |
| tall /tɔːl/ | uzun boylu adjective | The building is forty metres tall. Bina kırk metre yüksekliğinde. | yeni |
| urge /ɜːdʒ/ | teşvik etmek, ısrarla istemek verb | Doctors urge patients to exercise regularly. Doktorlar hastaları düzenli egzersiz yapmaya teşvik ediyor. | yeni |
| enemy /ˈenəmi/ | düşman noun | For a century each state saw the other as an enemy. Bir yüzyıl boyunca her devlet diğerini düşman olarak gördü. | yeni |
| appoint /əˈpɔɪnt/ | atamak, görevlendirmek verb | The board appointed a new director. Kurul yeni bir müdür atadı. | yeni |
| milk /mɪlk/ | süt noun | She drinks milk with breakfast. Kahvaltıda süt içiyor. | yeni |
| talent /ˈtælənt/ | yetenek noun | The programme looks for young talent. Program genç yetenek arıyor. | yeni |
| smell /smel/ | koku; koklamak, kokmak verb | The room smells of fresh paint. Oda taze boya kokuyor. | yeni |
| online /ˌɒnˈlaɪn/ | çevrim içi adjective | The course materials are available online. Ders malzemeleri çevrim içi mevcut. | yeni |
| phrase /freɪz/ | ifade, öbek noun | The phrase appears twice in the text. İfade metinde iki kez geçiyor. | yeni |
| pilot /ˈpaɪlət/ | pilot; deneme, pilot uygulama noun | They ran a pilot study before the main trial. Ana denemeden önce bir pilot çalışma yaptılar. | yeni |
| merely /ˈmɪəli/ | sadece, yalnızca adverb | The figure is merely an estimate. Bu rakam sadece bir tahmindir. | yeni |
| vast /vɑːst/ | uçsuz bucaksız, muazzam adjective | A vast amount of data is produced every day. Her gün muazzam miktarda veri üretiliyor. | yeni |
| producer /prəˈdjuːsə/ | üretici; yapımcı noun | The country is a major producer of steel. Ülke önemli bir çelik üreticisi. | yeni |
| immediate /ɪˈmiːdiət/ | acil, ivedi; en yakın adjective | The change had an immediate effect. Değişikliğin ivedi bir etkisi oldu. | yeni |
| incident /ˈɪnsɪdənt/ | olay noun | The report describes a single incident in detail. Rapor tek bir olayı ayrıntılı anlatıyor. | yeni |
| childhood /ˈtʃaɪldhʊd/ | çocukluk noun | Habits formed in childhood are hard to change. Çocuklukta oluşan alışkanlıkları değiştirmek zor. | yeni |
| slip /slɪp/ | kaymak; hata verb | Be careful, the floor is wet and you may slip. Dikkat edin, zemin ıslak ve kayabilirsiniz. | yeni |
| knock /nɒk/ | vurmak, çalmak verb | Please knock before you enter. Girmeden önce kapıyı çalın. | yeni |
| seed /siːd/ | tohum noun | A single seed can grow into a large tree. Tek bir tohum büyük bir ağaca dönüşebilir. | yeni |
| salary /ˈsæləri/ | maaş noun | The job offers a fixed monthly salary. İş sabit bir aylık maaş sunuyor. | yeni |
| breakfast /ˈbrekfəst/ | kahvaltı noun | She reads the news at breakfast. Kahvaltıda haberleri okuyor. | yeni |
| lake /leɪk/ | göl noun | The village stands beside a small lake. Köy küçük bir gölün kıyısında. | yeni |
| yellow /ˈjeləʊ/ | sarı adjective | The leaves turn yellow in autumn. Yapraklar sonbaharda sararır. | yeni |
| habit /ˈhæbɪt/ | alışkanlık noun | Reading every day is a useful habit. Her gün okumak yararlı bir alışkanlık. | yeni |
| disk /dɪsk/ | disk noun | The data are stored on a single disk. Veriler tek bir diskte saklanıyor. | yeni |
| aircraft /ˈeəkrɑːft/ | uçak, hava aracı noun | The airport handles two hundred aircraft a day. Havalimanı günde iki yüz uçak ağırlıyor. | yeni |
| metal /ˈmetl/ | metal noun | The frame is made of light metal. Çerçeve hafif metalden yapılmış. | yeni |
| bone /bəʊn/ | kemik noun | The X-ray showed a broken bone. Röntgen kırık bir kemik gösterdi. | yeni |
| emphasize /ˈemfəsaɪz/ | vurgulamak verb | The author emphasizes the limits of the study. Yazar çalışmanın sınırlarını vurguluyor. | yeni |
| bother /ˈbɒðə/ | rahatsız etmek; zahmet verb | Do not bother to wait for me. Beni beklemeye zahmet etmeyin. | yeni |
| sharp /ʃɑːp/ | keskin; ani adjective | There was a sharp rise in prices. Fiyatlarda ani bir yükseliş oldu. | yeni |
| diet /ˈdaɪət/ | beslenme, diyet noun | A balanced diet includes fruit and vegetables. Dengeli bir beslenme meyve ve sebze içerir. | yeni |
| gray /ɡreɪ/ | gri adjective | The sky was gray all day. Gökyüzü bütün gün griydi. | yeni |
| plastic /ˈplæstɪk/ | plastik noun | Most of the waste was plastic. Atığın çoğu plastikti. | yeni |
| complicate /ˈkɒmplɪkeɪt/ | karmaşıklaştırmak verb | Adding a third variable would complicate the model. Üçüncü bir değişken modeli karmaşıklaştırırdı. | yeni |
| discipline /ˈdɪsəplɪn/ | disiplin; bilim dalı noun | The problem cuts across several academic disciplines. Sorun birkaç akademik disiplini birden kesiyor. | yeni |
| disappoint /ˌdɪsəˈpɔɪnt/ | hayal kırıklığına uğratmak verb | The results did not disappoint the research team. Sonuçlar araştırma ekibini hayal kırıklığına uğratmadı. | yeni |
| boss /bɒs/ | patron, amir noun | She spoke to her boss about the change. Değişikliği amiriyle konuştu. | yeni |
| freeze /friːz/ | donmak, dondurmak verb
| Water begins to freeze at zero degrees. Su sıfır derecede donmaya başlar. | yeni |
| passage /ˈpæsɪdʒ/ | parça, bölüm; geçit noun | Read the passage twice before answering. Cevaplamadan önce parçayı iki kez okuyun. | yeni |
| reputation /ˌrepjuˈteɪʃn/ | itibar, ün noun | The journal has a strong reputation in the field. Dergi alanında güçlü bir itibara sahip. | yeni |
| coat /kəʊt/ | palto, ceket; kat noun | Apply a second coat of paint after an hour. Bir saat sonra ikinci kat boyayı sürün. | yeni |
| pocket /ˈpɒkɪt/ | cep noun | He kept the note in his pocket. Notu cebinde sakladı. | yeni |
| lucky /ˈlʌki/ | şanslı adjective | We were lucky with the weather. Hava konusunda şanslıydık. | yeni |
| crash /kræʃ/ | çarpmak; çökme noun | The market crash wiped out years of gains. Piyasa çöküşü yılların kazancını sildi. | yeni |
| meat /miːt/ | et noun | The diet contains very little meat. Beslenme çok az et içeriyor. | yeni |
| deserve /dɪˈzɜːv/ | hak etmek verb | These findings deserve closer attention. Bu bulgular daha yakından incelenmeyi hak ediyor. | yeni |
| king /kɪŋ/ | kral noun | The king ruled for forty years. Kral kırk yıl hüküm sürdü. | yeni |
| repair /rɪˈpeə/ | onarmak; onarım verb | It costs more to repair the machine than to replace it. Makineyi onarmak, yenisiyle değiştirmekten pahalıya geliyor. | yeni |
| borrow /ˈbɒrəʊ/ | ödünç almak verb | You can borrow three books at a time. Bir seferde üç kitap ödünç alabilirsiniz. | yeni |
| dish /dɪʃ/ | tabak; yemek noun | The restaurant serves a local dish. Restoran yöresel bir yemek sunuyor. | yeni |
| abroad /əˈbrɔːd/ | yurt dışında adverb | She studied abroad for two years. İki yıl yurt dışında okudu. | yeni |
| defeat /dɪˈfiːt/ | yenmek; yenilgi verb | The proposal was defeated by a narrow margin. Öneri az bir farkla reddedildi. | yeni |
| presidential /ˌprezɪˈdenʃl/ | başkanlık ile ilgili adjective | The presidential election takes place in autumn. Başkanlık seçimi sonbaharda yapılıyor. | yeni |
| proud /praʊd/ | gururlu adjective | They were proud of the result. Sonuçtan gurur duyuyorlardı. | yeni |
| emergency /ɪˈmɜːdʒənsi/ | acil durum noun | Call this number in an emergency. Acil durumda bu numarayı arayın. | yeni |
| nearby /ˌnɪəˈbaɪ/ | yakındaki adjective | They stayed at a nearby hotel. Yakındaki bir otelde kaldılar. | yeni |
| slide /slaɪd/ | kaymak; slayt verb | Prices continued to slide through the winter. Fiyatlar kış boyunca düşmeye devam etti. | yeni |
| breast /brest/ | göğüs noun | The study followed patients with breast cancer. Çalışma göğüs kanseri hastalarını izledi. | yeni |
| cope /kəʊp/ | başa çıkmak verb | Hospitals struggled to cope with the demand. Hastaneler talebe yetişmekte zorlandı. | yeni |
| reporter /rɪˈpɔːtə/ | muhabir noun | A reporter asked about the funding. Bir muhabir fonlamayı sordu. | yeni |
| shirt /ʃɜːt/ | gömlek noun | He wore a white shirt to the interview. Mülakata beyaz gömlek giydi. | yeni |
| exception /ɪkˈsepʃn/ | istisna noun | Every rule has an exception. Her kuralın bir istisnası vardır. | yeni |
| chip /tʃɪp/ | yonga, çip noun | The device runs on a single chip. Aygıt tek bir çiple çalışıyor. | yeni |
| brown /braʊn/ | kahverengi adjective | The bread turns brown in the oven. Ekmek fırında kahverengiye döner. | yeni |
| excuse /ɪkˈskjuːs/ | mazeret; mazur görmek noun | That is not a good excuse for being late. Bu, geç kalmak için iyi bir mazeret değil. | yeni |
| tennis /ˈtenɪs/ | tenis noun | She plays tennis every weekend. Her hafta sonu tenis oynuyor. | yeni |
| urban /ˈɜːbən/ | kentsel adjective | Urban areas are warmer than the countryside. Kentsel alanlar kırsaldan daha sıcaktır. | yeni |
| confuse /kənˈfjuːz/ | karıştırmak, kafasını karıştırmak verb | Students often confuse these two terms. Öğrenciler bu iki terimi sık sık karıştırır. | yeni |
| beauty /ˈbjuːti/ | güzellik noun | The beauty of the method is its simplicity. Yöntemin güzelliği sadeliğinde. | yeni |
| massive /ˈmæsɪv/ | devasa adjective | The reform required a massive investment. Reform devasa bir yatırım gerektirdi. | yeni |
| install /ɪnˈstɔːl/ | kurmak, yerleştirmek verb | They will install the new system next month. Yeni sistemi gelecek ay kuracaklar. | yeni |
| mouse /maʊs/ | fare noun | The experiment used a single mouse. Deneyde tek bir fare kullanıldı. | yeni |
| mathematics /ˌmæθəˈmætɪks/ | matematik noun | The course requires some mathematics. Ders biraz matematik gerektiriyor. | yeni |
| outline /ˈaʊtlaɪn/ | ana hatlarıyla anlatmak; taslak verb | The first paragraph outlines the argument. İlk paragraf savı ana hatlarıyla ortaya koyuyor. | yeni |
| update /ˌʌpˈdeɪt/ | güncellemek; güncelleme verb | The authors update the figures every year. Yazarlar rakamları her yıl güncelliyor. | yeni |
| split /splɪt/ | yarmak, ikiye ayırmak verb | The class was split into two groups. Sınıf iki gruba bölündü. | yeni |
| swing /swɪŋ/ | sallanmak; salınım verb | Opinion can swing quickly before an election. Kamuoyu seçim öncesi hızla değişebilir. | yeni |
| sudden /ˈsʌdn/ | ani adjective | There was a sudden drop in temperature. Sıcaklıkta ani bir düşüş oldu. | yeni |
| severe /sɪˈvɪə/ | şiddetli, ağır adjective | The region suffered severe drought last summer. Bölge geçen yaz şiddetli bir kuraklık yaşadı. | yeni |
| snow /snəʊ/ | kar noun | Heavy snow closed the road. Yoğun kar yolu kapattı. | yeni |
| plot /plɒt/ | olay örgüsü noun
| The plot of the novel is simple. Romanın olay örgüsü basit. | yeni |
| neck /nek/ | boyun noun | He turned his neck to look behind. Arkaya bakmak için boynunu çevirdi. | yeni |
| criticism /ˈkrɪtɪsɪzəm/ | eleştiri noun | The proposal faced strong criticism from experts. Öneri uzmanlardan sert eleştiri aldı. | yeni |
| bet /bet/ | bahse girmek; bahis verb | I bet the results will surprise you. Bahse girerim sonuçlar sizi şaşırtacak. | yeni |
| plain /pleɪn/ | sade, açık; ova adjective | The instructions are written in plain language. Yönergeler sade bir dille yazılmış. | yeni |
| rural /ˈrʊərəl/ | kırsal adjective | Many rural areas still lack fast internet. Birçok kırsal bölgede hâlâ hızlı internet yok. | yeni |
| calm /kɑːm/ | sakin adjective | She stayed calm under pressure. Baskı altında sakin kaldı. | yeni |
| delight /dɪˈlaɪt/ | keyif, sevinç noun | To our delight, the plan worked. Sevincimize, plan işe yaradı. | yeni |
| spell /spel/ | hecelemek; büyü verb | Could you spell your name, please? Adınızı heceleyebilir misiniz? | yeni |
| premise /ˈpremɪs/ | öncül, varsayım noun
| The argument rests on a false premise. Sav yanlış bir öncüle dayanıyor. | yeni |
| lean /liːn/ | eğilmek; yağsız verb | The tower leans slightly to one side. Kule hafifçe bir yana eğiliyor. | yeni |
| grateful /ˈɡreɪtfl/ | minnettar adjective | We are grateful for your help. Yardımınız için minnettarız. | yeni |
| protein /ˈprəʊtiːn/ | protein noun | Beans are a good source of protein. Fasulye iyi bir protein kaynağı. | yeni |
| bike /baɪk/ | bisiklet noun | He goes to work by bike. İşe bisikletle gidiyor. | yeni |
| intellectual /ˌɪntəˈlektʃuəl/ | entelektüel, düşünsel adjective | The book had a strong intellectual influence. Kitabın güçlü bir düşünsel etkisi oldu. | yeni |
| unemployment /ˌʌnɪmˈplɔɪmənt/ | işsizlik noun | Unemployment fell for the third year. İşsizlik üçüncü yıl da düştü. | yeni |
| wheel /wiːl/ | tekerlek noun | One wheel of the cart was broken. Arabanın bir tekerleği kırıktı. | yeni |
| minority /maɪˈnɒrəti/ | azınlık noun | Only a small minority opposed the plan. Planı yalnızca küçük bir azınlık reddetti. | yeni |
| gentleman /ˈdʒentlmən/ | beyefendi noun | A gentleman asked for you at the desk. Danışmada bir beyefendi sizi sordu. | yeni |
| landscape /ˈlændskeɪp/ | manzara; alan, tablo noun | The political landscape changed after the vote. Oylamadan sonra siyasi tablo değişti. | yeni |
| toy /tɔɪ/ | oyuncak noun | The child left the toy on the floor. Çocuk oyuncağı yere bıraktı. | yeni |
| fault /fɔːlt/ | kusur, hata noun
| The fault lies in the design, not the user. Kusur kullanıcıda değil tasarımda. | yeni |
| hunt /hʌnt/ | avlamak; arayış verb | Researchers hunt for patterns in the data. Araştırmacılar verideki örüntüleri arıyor. | yeni |
| storm /stɔːm/ | fırtına noun | The storm damaged several buildings. Fırtına birkaç binaya zarar verdi. | yeni |
| thick /θɪk/ | kalın; yoğun adjective | A thick layer of dust covered the shelf. Rafı kalın bir toz tabakası kaplıyordu. | yeni |
İlk bin kelime oturduktan sonra bir metinde takıldığınız kelimelerin çoğu bu banttan gelir. Bu havuz o boşluğun en sık geçen bölümünü kapatır.
Yolun neresi
2. aşama · Sıklık listesini kapatın — günde bir oturumla bu havuz yaklaşık 92 günde biter.
Sıklık havuzlarının tamamında kelimeler 'öğrenildi' sayısına geçtiğinde — ya da testi tekrarlayıp genel kapsamınız %90'ın üstüne çıktığında.
Sırada: Üçüncü 1000
Kelimeleri cümle içinde sınamak için: cümle çevirisi setleri
Kaynak
NGSL 1.2 — sıklık sırası 1001–2000
New General Service List sürüm 1.2'nin ikinci bin bandından, sıklık sırasına göre derlendi. Bandın tamamı değil, en sık geçen içerik sözcükleri alınmıştır; her kelimenin sırası kaynak listeyle karşılaştırılarak doğrulanır. Sıklık eğrisi burada belirgin biçimde düzleşir: ilk bin kelime bir metnin yaklaşık %80’ini kapsarken ikinci bin yalnızca birkaç ek puan ekler — ama o birkaç puan, metni anlamak ile takip edebilmek arasındaki farkı yaratır. Konuşma dilinde seyrek olsa da yazılı metinde (haber, deneme, sınav paragrafı) sürekli tekrarlanan bu kelimeler, düşük konuşma sıklığına rağmen okuma kapsamasında vazgeçilmezdir.