İlk 1000 Kelime · Bölüm B
İlk bin kelimenin ikinci yarısı: kurum, meslek, ölçü ve süreç anlatan sözcükler. Gündelik dilden yazılı dile geçişin sınırı burası.
- 0 biliniyor
- 0 öğreniliyor
- 0 yeni
- 0 bugün tekrar
Şıklara bakmadan karar ver:
1–5 tuşlarıyla da seçebilirsiniz.
Havuzdaki 328 kelimenin tamamı anlam · okunuş · örnek cümle
| Kelime | Anlam | Örnek | Durum |
|---|---|---|---|
| attention /əˈtenʃn/ | dikkat noun | The issue needs urgent attention. Konu acil dikkat gerektiriyor. | yeni |
| check /tʃek/ | kontrol etmek verb
| Check the figures again. Rakamları tekrar kontrol et. | yeni |
| complete /kəmˈpliːt/ | tamamlamak; tam verb | Please complete the form. Lütfen formu doldurun. | yeni |
| lie /laɪ/ | yatmak; yalan söylemek verb | The papers lie on the desk. Kâğıtlar masanın üstünde duruyor. | yeni |
| pick /pɪk/ | seçmek; toplamak verb | Pick any card you like. İstediğin kartı seç. | yeni |
| personal /ˈpɜːsənl/ | kişisel adjective | That is a personal question. Bu kişisel bir soru. | yeni |
| ground /ɡraʊnd/ | zemin, yer noun
| The ground was still wet. Zemin hâlâ ıslaktı. | yeni |
| animal /ˈænɪml/ | hayvan noun | The animal was released into the wild. Hayvan doğaya bırakıldı. | yeni |
| arrive /əˈraɪv/ | varmak verb | We arrive at noon. Öğlen varıyoruz. | yeni |
| patient /ˈpeɪʃnt/ | hasta noun
| The patient recovered quickly. Hasta hızla iyileşti. | yeni |
| century /ˈsentʃəri/ | yüzyıl noun | The building dates from the last century. Bina geçen yüzyıldan kalma. | yeni |
| exist /ɪɡˈzɪst/ | var olmak verb | No such rule exists. Böyle bir kural yok. | yeni |
| fight /faɪt/ | savaşmak, mücadele etmek verb | They fight for better pay. Daha iyi ücret için mücadele ediyorlar. | yeni |
| leader /ˈliːdə/ | lider noun | The leader resigned last week. Lider geçen hafta istifa etti. | yeni |
| fine /faɪn/ | iyi; para cezası adjective
| The weather was fine all day. Hava bütün gün iyiydi. | yeni |
| street /striːt/ | sokak, cadde noun | They live on a quiet street. Sessiz bir sokakta oturuyorlar. | yeni |
| former /ˈfɔːmə/ | eski, önceki adjective
| The former director wrote the report. Raporu eski müdür yazdı. | yeni |
| particularly /pəˈtɪkjələli/ | özellikle adverb | It is particularly cold today. Bugün özellikle soğuk. | yeni |
| wife /waɪf/ | eş (kadın) noun | His wife is a lawyer. Eşi avukat. | yeni |
| sport /spɔːt/ | spor noun | Football is the most popular sport. Futbol en popüler spor. | yeni |
| prepare /prɪˈpeə/ | hazırlamak verb | We prepared the room in advance. Odayı önceden hazırladık. | yeni |
| discuss /dɪˈskʌs/ | tartışmak, görüşmek verb | Let us discuss the budget. Bütçeyi görüşelim. | yeni |
| response /rɪˈspɒns/ | yanıt, tepki noun | The response was immediate. Tepki anında geldi. | yeni |
| voice /vɔɪs/ | ses (insan) noun
| Her voice was very calm. Sesi çok sakindi. | yeni |
| piece /piːs/ | parça noun
| Take a piece of paper. Bir parça kâğıt al. | yeni |
| finish /ˈfɪnɪʃ/ | bitirmek verb | We finish work at six. Altıda işi bitiriyoruz. | yeni |
| suppose /səˈpəʊz/ | varsaymak, sanmak verb | I suppose you are right. Sanırım haklısın. | yeni |
| apply /əˈplaɪ/ | başvurmak; uygulamak verb | You can apply for the grant online. Hibeye çevrimiçi başvurabilirsin. | yeni |
| president /ˈprezɪdənt/ | başkan noun | The president signed the bill. Başkan yasa tasarısını imzaladı. | yeni |
| fire /ˈfaɪə/ | ateş, yangın noun
| The fire destroyed two shops. Yangın iki dükkânı yok etti. | yeni |
| compare /kəmˈpeə/ | karşılaştırmak verb | Compare the two results. İki sonucu karşılaştır. | yeni |
| court /kɔːt/ | mahkeme; kort noun | The court rejected the appeal. Mahkeme itirazı reddetti. | yeni |
| police /pəˈliːs/ | polis noun | The police are investigating. Polis soruşturuyor. | yeni |
| store /stɔː/ | mağaza, dükkân noun
| The store opens at ten. Mağaza onda açılıyor. | yeni |
| poor /pɔː/ | yoksul; kötü adjective | The results were poor. Sonuçlar kötüydü. | yeni |
| knowledge /ˈnɒlɪdʒ/ | bilgi, bilgi birikimi noun | She has deep knowledge of the field. Alan hakkında derin bilgisi var. | yeni |
| laugh /lɑːf/ | gülmek verb | Everybody laughed at the joke. Herkes şakaya güldü. | yeni |
| arm /ɑːm/ | kol noun
| He broke his arm. Kolunu kırdı. | yeni |
| heart /hɑːt/ | kalp noun | The heart pumps blood. Kalp kan pompalar. | yeni |
| employee /ɪmˈplɔɪiː/ | çalışan noun | The company hired ten employees. Şirket on çalışan işe aldı. | yeni |
| manage /ˈmænɪdʒ/ | yönetmek; başarmak verb | She manages a small team. Küçük bir ekibi yönetiyor. | yeni |
| simply /ˈsɪmpli/ | yalnızca, basitçe adverb | It is simply not true. Bu basitçe doğru değil. | yeni |
| bank /bæŋk/ | banka noun
| The bank closes at four. Banka dörtte kapanıyor. | yeni |
| firm /fɜːm/ | firma; sağlam noun | She works for a law firm. Bir hukuk firmasında çalışıyor. | yeni |
| article /ˈɑːtɪkl/ | makale; madde noun | The article appeared in a journal. Makale bir dergide yayımlandı. | yeni |
| fast /fɑːst/ | hızlı adjective | This is a fast connection. Bu hızlı bir bağlantı. | yeni |
| attack /əˈtæk/ | saldırı; saldırmak noun | The attack was condemned. Saldırı kınandı. | yeni |
| foreign /ˈfɒrən/ | yabancı, dış adjective | She studies foreign languages. Yabancı dil okuyor. | yeni |
| surprise /səˈpraɪz/ | şaşırtmak; sürpriz verb | The result did not surprise anyone. Sonuç kimseyi şaşırtmadı. | yeni |
| pretty /ˈprɪti/ | oldukça; güzel adverb | The test was pretty hard. Test oldukça zordu. | yeni |
| recently /ˈriːsntli/ | son zamanlarda adverb | She recently moved abroad. Yakın zamanda yurt dışına taşındı. | yeni |
| drop /drɒp/ | düşmek; damla verb | Temperatures drop at night. Sıcaklıklar geceleri düşüyor. | yeni |
| recent /ˈriːsnt/ | son, yakın zamandaki adjective | A recent study found the opposite. Yakın tarihli bir çalışma tersini buldu. | yeni |
| relate /rɪˈleɪt/ | ilişkilendirmek; anlatmak verb | The two events relate to each other. İki olay birbiriyle ilişkili. | yeni |
| official /əˈfɪʃl/ | resmî; yetkili adjective | There is no official statement yet. Henüz resmî açıklama yok. | yeni |
| financial /faɪˈnænʃl/ | mali, finansal adjective | The firm faces financial trouble. Firma mali sıkıntıyla karşı karşıya. | yeni |
| miss /mɪs/ | kaçırmak; özlemek verb | Do not miss the deadline. Son tarihi kaçırma. | yeni |
| art /ɑːt/ | sanat noun | She studies modern art. Modern sanat okuyor. | yeni |
| campaign /kæmˈpeɪn/ | kampanya noun | The campaign lasted six weeks. Kampanya altı hafta sürdü. | yeni |
| pause /pɔːz/ | duraklamak; ara verb | He paused before answering. Cevap vermeden önce duraksadı. | yeni |
| page /peɪdʒ/ | sayfa noun | Turn to page twelve. On ikinci sayfaya geçin. | yeni |
| worry /ˈwʌri/ | endişelenmek verb | Do not worry about it. Bunun için endişelenme. | yeni |
| summer /ˈsʌmə/ | yaz noun | We travel every summer. Her yaz seyahat ediyoruz. | yeni |
| drink /drɪŋk/ | içmek; içecek verb | Drink plenty of water. Bol su iç. | yeni |
| opinion /əˈpɪnjən/ | görüş, kanı noun | In my opinion, it is too risky. Bence fazla riskli. | yeni |
| park /pɑːk/ | park; park etmek noun | We walked through the park. Parkın içinden yürüdük. | yeni |
| represent /ˌreprɪˈzent/ | temsil etmek verb
| These figures represent one region. Bu rakamlar tek bir bölgeyi temsil ediyor. | yeni |
| key /kiː/ | anahtar noun
| I lost my house key yesterday. Dün ev anahtarımı kaybettim. | yeni |
| inside /ɪnˈsaɪd/ | içeride adverb | Please wait inside. Lütfen içeride bekleyin. | yeni |
| manager /ˈmænɪdʒə/ | yönetici noun | The manager approved the request. Yönetici talebi onayladı. | yeni |
| international /ˌɪntəˈnæʃnəl/ | uluslararası adjective | It is an international agreement. Bu uluslararası bir anlaşma. | yeni |
| contain /kənˈteɪn/ | içermek verb | The report contains three chapters. Rapor üç bölüm içeriyor. | yeni |
| notice /ˈnəʊtɪs/ | fark etmek; duyuru verb | Did you notice the change? Değişikliği fark ettin mi? | yeni |
| wonder /ˈwʌndə/ | merak etmek verb | I wonder why she left. Neden ayrıldığını merak ediyorum. | yeni |
| nature /ˈneɪtʃə/ | doğa; nitelik noun | The nature of the problem is unclear. Sorunun niteliği belirsiz. | yeni |
| exactly /ɪɡˈzæktli/ | tam olarak adverb | That is exactly what I meant. Tam olarak bunu kastetmiştim. | yeni |
| plant /plɑːnt/ | bitki; fabrika noun
| The plant needs more light. Bitkinin daha fazla ışığa ihtiyacı var. | yeni |
| paint /peɪnt/ | boyamak; boya verb | They painted the walls white. Duvarları beyaza boyadılar. | yeni |
| worker /ˈwɜːkə/ | işçi, çalışan noun | The workers went on strike. İşçiler greve gitti. | yeni |
| press /pres/ | basın; basmak noun
| The press covered the story widely. Basın haberi geniş biçimde işledi. | yeni |
| whatever /wɒtˈevə/ | her ne, ne olursa pronoun | Take whatever you need. Neye ihtiyacın varsa al. | yeni |
| necessary /ˈnesəsəri/ | gerekli adjective | Sleep is necessary for memory. Uyku bellek için gerekli. | yeni |
| growth /ɡrəʊθ/ | büyüme noun | Growth slowed in the third quarter. Büyüme üçüncü çeyrekte yavaşladı. | yeni |
| evening /ˈiːvnɪŋ/ | akşam noun | We meet on Tuesday evening. Salı akşamı buluşuyoruz. | yeni |
| influence /ˈɪnfluəns/ | etki; etkilemek noun | Her influence on the field is clear. Alan üzerindeki etkisi açık. | yeni |
| respect /rɪˈspekt/ | saygı; açı noun | They treat each other with respect. Birbirlerine saygıyla davranıyorlar. | yeni |
| various /ˈveəriəs/ | çeşitli adjective | We tried various methods. Çeşitli yöntemler denedik. | yeni |
| catch /kætʃ/ | yakalamak verb | Try to catch the early train. Erken treni yakalamaya çalış. | yeni |
| skill /skɪl/ | beceri noun | Writing is a skill you can train. Yazmak eğitilebilir bir beceridir. | yeni |
| son /sʌn/ | oğul noun | Their son studies medicine. Oğulları tıp okuyor. | yeni |
| simple /ˈsɪmpl/ | basit adjective | The answer is simple. Cevap basit. | yeni |
| average /ˈævərɪdʒ/ | ortalama noun | The average was higher than expected. Ortalama beklenenden yüksekti. | yeni |
| stock /stɒk/ | stok, mal mevcudu noun
| The item is out of stock. Ürün stokta yok. | yeni |
| management /ˈmænɪdʒmənt/ | yönetim noun | Management rejected the proposal. Yönetim öneriyi reddetti. | yeni |
| character /ˈkærəktə/ | karakter; harf noun | The main character never speaks. Ana karakter hiç konuşmuyor. | yeni |
| bed /bed/ | yatak noun | She went to bed early. Erken yattı. | yeni |
| hit /hɪt/ | vurmak; isabet verb | The storm can hit the coast tonight. Fırtına bu gece kıyıyı vurabilir. | yeni |
| indeed /ɪnˈdiːd/ | gerçekten, hatta adverb | The task is indeed difficult. Görev gerçekten zor. | yeni |
| fit /fɪt/ | uymak; formda verb | These shoes do not fit me. Bu ayakkabılar bana olmuyor. | yeni |
| guy /ɡaɪ/ | adam, kişi noun | That guy works downstairs. O adam alt katta çalışıyor. | yeni |
| yesterday /ˈjestədeɪ/ | dün adverb | We finished it yesterday. Bunu dün bitirdik. | yeni |
| size /saɪz/ | boyut, ölçü noun | What size do you need? Hangi bedene ihtiyacın var? | yeni |
| addition /əˈdɪʃn/ | ekleme, ilave noun | In addition, costs have risen. Ayrıca maliyetler de arttı. | yeni |
| determine /dɪˈtɜːmɪn/ | belirlemek verb | Genes determine eye colour. Genler göz rengini belirler. | yeni |
| station /ˈsteɪʃn/ | istasyon noun | The station is ten minutes away. İstasyon on dakika uzakta. | yeni |
| population /ˌpɒpjuˈleɪʃn/ | nüfus noun | The population doubled in fifty years. Nüfus elli yılda ikiye katlandı. | yeni |
| production /prəˈdʌkʃn/ | üretim noun | Production stopped for two weeks. Üretim iki hafta durdu. | yeni |
| player /ˈpleɪə/ | oyuncu noun | The player missed the penalty. Oyuncu penaltıyı kaçırdı. | yeni |
| enter /ˈentə/ | girmek verb | Please enter through the side door. Lütfen yan kapıdan girin. | yeni |
| alone /əˈləʊn/ | yalnız adjective | She lives alone. Yalnız yaşıyor. | yeni |
| drug /drʌɡ/ | ilaç; uyuşturucu noun | The drug is still being tested. İlaç hâlâ test ediliyor. | yeni |
| wall /wɔːl/ | duvar noun | There is a map on the wall. Duvarda bir harita var. | yeni |
| direct /dəˈrekt/ | doğrudan; yönlendirmek adjective | There is no direct flight. Doğrudan uçuş yok. | yeni |
| success /səkˈses/ | başarı noun | The project was a success. Proje bir başarıydı. | yeni |
| director /dəˈrektə/ | müdür, yönetmen noun | The director approved the plan. Müdür planı onayladı. | yeni |
| clearly /ˈklɪəli/ | açıkça adverb | The data clearly show a trend. Veriler açıkça bir eğilim gösteriyor. | yeni |
| lack /læk/ | eksiklik; yoksun olmak noun | There is a lack of evidence. Kanıt eksikliği var. | yeni |
| review /rɪˈvjuː/ | gözden geçirmek; derleme verb | We review the results monthly. Sonuçları aylık olarak gözden geçiriyoruz. | yeni |
| depend /dɪˈpend/ | bağlı olmak verb | It depends on the weather. Havaya bağlı. | yeni |
| race /reɪs/ | yarış; ırk noun | She won the race easily. Yarışı kolayca kazandı. | yeni |
| recognize /ˈrekəɡnaɪz/ | tanımak, kabul etmek verb | I did not recognize her at first. Onu ilk başta tanıyamadım. | yeni |
| window /ˈwɪndəʊ/ | pencere noun | Open the window for some air. Biraz hava için pencereyi aç. | yeni |
| purpose /ˈpɜːpəs/ | amaç noun | What is the purpose of this rule? Bu kuralın amacı ne? | yeni |
| department /dɪˈpɑːtmənt/ | bölüm, departman noun | She heads the sales department. Satış bölümünün başında. | yeni |
| gain /ɡeɪn/ | kazanmak; kazanç verb | The party gained twenty seats. Parti yirmi sandalye kazandı. | yeni |
| tree /triː/ | ağaç noun | They planted a tree in the garden. Bahçeye bir ağaç diktiler. | yeni |
| college /ˈkɒlɪdʒ/ | yüksekokul, kolej noun | He teaches at a local college. Yerel bir yüksekokulda öğretmenlik yapıyor. | yeni |
| argue /ˈɑːɡjuː/ | tartışmak; savunmak verb | The author argues the opposite. Yazar tam tersini savunuyor. | yeni |
| board /bɔːd/ | kurul; tahta noun | The board meets every month. Kurul her ay toplanıyor. | yeni |
| holiday /ˈhɒlədeɪ/ | tatil noun | They are on holiday this week. Bu hafta tatildeler. | yeni |
| mark /mɑːk/ | işaret; işaretlemek verb | Mark the correct answer. Doğru cevabı işaretle. | yeni |
| church /tʃɜːtʃ/ | kilise noun | The church dates from 1650. Kilise 1650 yılından kalma. | yeni |
| machine /məˈʃiːn/ | makine noun | The machine broke down twice. Makine iki kez bozuldu. | yeni |
| prove /pruːv/ | kanıtlamak verb
| It is hard to prove this claim. Bu iddiayı kanıtlamak zor. | yeni |
| cent /sent/ | sent noun | It costs fifty cents. Elli sent tutuyor. | yeni |
| season /ˈsiːzn/ | mevsim; sezon noun | The rainy season starts in June. Yağmur mevsimi haziranda başlıyor. | yeni |
| floor /flɔː/ | zemin, kat noun | Our office is on the third floor. Ofisimiz üçüncü katta. | yeni |
| stuff /stʌf/ | şey, eşya noun | Leave your stuff by the door. Eşyalarını kapının yanına bırak. | yeni |
| wide /waɪd/ | geniş adjective | The river is very wide here. Nehir burada çok geniş. | yeni |
| analysis /əˈnæləsɪs/ | çözümleme noun | The analysis took three months. Çözümleme üç ay sürdü. | yeni |
| hotel /həʊˈtel/ | otel noun | The hotel was fully booked. Otel tamamen doluydu. | yeni |
| club /klʌb/ | kulüp noun | She joined a reading club. Bir okuma kulübüne katıldı. | yeni |
| below /bɪˈləʊ/ | aşağıda preposition | Temperatures fell below zero. Sıcaklıklar sıfırın altına düştü. | yeni |
| movie /ˈmuːvi/ | film noun | The movie starts at eight. Film sekizde başlıyor. | yeni |
| doctor /ˈdɒktə/ | doktor noun | You should see a doctor. Bir doktora görünmelisin. | yeni |
| discussion /dɪˈskʌʃn/ | tartışma, görüşme noun | The discussion lasted two hours. Görüşme iki saat sürdü. | yeni |
| sorry /ˈsɒri/ | üzgün adjective | I am sorry about the delay. Gecikme için üzgünüm. | yeni |
| nation /ˈneɪʃn/ | ulus noun | The nation voted for change. Ulus değişim için oy verdi. | yeni |
| nearly /ˈnɪəli/ | neredeyse adverb | We are nearly finished. Neredeyse bitirdik. | yeni |
| statement /ˈsteɪtmənt/ | açıklama, ifade noun | The company issued a statement. Şirket bir açıklama yayımladı. | yeni |
| introduce /ˌɪntrəˈdjuːs/ | tanıtmak; getirmek verb | They introduced a new rule. Yeni bir kural getirdiler. | yeni |
| advantage /ədˈvɑːntɪdʒ/ | avantaj, üstünlük noun | Size gives them an advantage. Büyüklük onlara avantaj sağlıyor. | yeni |
| ready /ˈredi/ | hazır adjective | Dinner is ready. Yemek hazır. | yeni |
| marry /ˈmæri/ | evlenmek verb | They plan to marry in June. Haziranda evlenmeyi planlıyorlar. | yeni |
| strike /straɪk/ | grev; vurmak noun | The strike lasted five days. Grev beş gün sürdü. | yeni |
| mile /maɪl/ | mil noun | The beach is a mile away. Plaj bir mil uzakta. | yeni |
| ability /əˈbɪləti/ | yetenek, kabiliyet noun | She has a rare ability to explain. Anlatma konusunda ender bir yeteneği var. | yeni |
| unit /ˈjuːnɪt/ | birim noun | Each unit costs ten pounds. Her birim on sterlin. | yeni |
| card /kɑːd/ | kart noun | I paid with a card. Kartla ödedim. | yeni |
| hospital /ˈhɒspɪtl/ | hastane noun | She works at a large hospital. Büyük bir hastanede çalışıyor. | yeni |
| quickly /ˈkwɪkli/ | hızlıca adverb | She answered the question quickly. Soruyu hızlıca cevapladı. | yeni |
| interview /ˈɪntəvjuː/ | görüşme, mülakat noun | The interview lasted an hour. Mülakat bir saat sürdü. | yeni |
| agreement /əˈɡriːmənt/ | anlaşma noun | They reached an agreement. Bir anlaşmaya vardılar. | yeni |
| tax /tæks/ | vergi noun | The tax was cut by two percent. Vergi yüzde iki indirildi. | yeni |
| capital /ˈkæpɪtl/ | sermaye; başkent noun
| They raised capital from investors. Yatırımcılardan sermaye topladılar. | yeni |
| popular /ˈpɒpjələ/ | popüler, yaygın adjective | The idea became popular quickly. Fikir hızla yaygınlaştı. | yeni |
| beautiful /ˈbjuːtɪfl/ | güzel adjective | It was a beautiful morning. Güzel bir sabahtı. | yeni |
| fear /fɪə/ | korku; korkmak noun | There is no reason for fear. Korkmak için sebep yok. | yeni |
| aim /eɪm/ | amaç; hedeflemek noun | The aim of the study is clear. Çalışmanın amacı açık. | yeni |
| television /ˈtelɪvɪʒn/ | televizyon noun | He watches little television. Az televizyon izliyor. | yeni |
| serious /ˈsɪəriəs/ | ciddi adjective | This is a serious problem. Bu ciddi bir sorun. | yeni |
| degree /dɪˈɡriː/ | derece; diploma noun
| She has a degree in biology. Biyoloji diploması var. | yeni |
| pull /pʊl/ | çekmek verb | Pull the handle firmly. Kolu sıkıca çek. | yeni |
| red /red/ | kırmızı adjective | The red light means stop. Kırmızı ışık dur demek. | yeni |
| husband /ˈhʌzbənd/ | eş (erkek) noun | Her husband is a teacher. Eşi öğretmen. | yeni |
| movement /ˈmuːvmənt/ | hareket noun | The movement spread across Europe. Hareket Avrupa geneline yayıldı. | yeni |
| treat /triːt/ | davranmak; tedavi etmek verb | Doctors treat the symptoms first. Doktorlar önce belirtileri tedavi ediyor. | yeni |
| loss /lɒs/ | kayıp noun | The company reported a loss. Şirket zarar açıkladı. | yeni |
| modern /ˈmɒdn/ | modern, çağdaş adjective | This is a modern building. Bu modern bir bina. | yeni |
| bus /bʌs/ | otobüs noun | The bus was late again. Otobüs yine geç kaldı. | yeni |
| treatment /ˈtriːtmənt/ | tedavi; muamele noun | The treatment lasted six weeks. Tedavi altı hafta sürdü. | yeni |
| conference /ˈkɒnfərəns/ | konferans noun | She spoke at an international conference. Uluslararası bir konferansta konuştu. | yeni |
| supply /səˈplaɪ/ | arz; tedarik etmek noun | Supply could not meet demand. Arz talebi karşılayamadı. | yeni |
| village /ˈvɪlɪdʒ/ | köy noun | The village has fifty houses. Köyde elli ev var. | yeni |
| worth /wɜːθ/ | değerinde adjective | The book is worth reading. Kitap okumaya değer. | yeni |
| natural /ˈnætʃrəl/ | doğal adjective | It is a natural process. Bu doğal bir süreç. | yeni |
| express /ɪkˈspres/ | ifade etmek verb | She expressed her concern clearly. Endişesini açıkça ifade etti. | yeni |
| attend /əˈtend/ | katılmak; devam etmek verb | Two hundred people attended the talk. Konuşmaya iki yüz kişi katıldı. | yeni |
| brother /ˈbrʌðə/ | erkek kardeş noun | My brother lives in Ankara. Kardeşim Ankara'da yaşıyor. | yeni |
| investment /ɪnˈvestmənt/ | yatırım noun | Investment in research increased. Araştırmaya yatırım arttı. | yeni |
| score /skɔː/ | puan; skor noun | Her score was above average. Puanı ortalamanın üstündeydi. | yeni |
| organize /ˈɔːɡənaɪz/ | düzenlemek verb | They organize a fair every spring. Her bahar bir fuar düzenliyorlar. | yeni |
| trip /trɪp/ | yolculuk, gezi noun | The trip takes four hours. Yolculuk dört saat sürüyor. | yeni |
| sleep /sliːp/ | uyumak; uyku verb | I did not sleep well. İyi uyuyamadım. | yeni |
| fish /fɪʃ/ | balık noun | The fish live in cold water. Balıklar soğuk suda yaşıyor. | yeni |
| promise /ˈprɒmɪs/ | söz vermek; söz verb | He promised to call back. Geri arayacağına söz verdi. | yeni |
| trouble /ˈtrʌbl/ | sıkıntı, sorun noun | We had trouble finding the address. Adresi bulmakta sıkıntı yaşadık. | yeni |
| relation /rɪˈleɪʃn/ | ilişki noun | There is no relation between the two. İkisi arasında ilişki yok. | yeni |
| touch /tʌtʃ/ | dokunmak; temas verb | Do not touch the screen. Ekrana dokunma. | yeni |
| middle /ˈmɪdl/ | orta noun | He woke in the middle of the night. Gecenin ortasında uyandı. | yeni |
| bar /bɑː/ | bar; çubuk noun | The bar closes at midnight. Bar gece yarısı kapanıyor. | yeni |
| suffer /ˈsʌfə/ | acı çekmek, maruz kalmak verb | The region suffers from drought. Bölge kuraklıktan muzdarip. | yeni |
| deep /diːp/ | derin adjective | The lake is very deep. Göl çok derin. | yeni |
| except /ɪkˈsept/ | hariç preposition | Everyone came except Ali. Ali hariç herkes geldi. | yeni |
| clean /kliːn/ | temiz; temizlemek adjective | The room is clean now. Oda şimdi temiz. | yeni |
| tend /tend/ | eğiliminde olmak verb | Prices tend to rise in winter. Fiyatlar kışın yükselme eğiliminde. | yeni |
| advance /ədˈvɑːns/ | ilerleme; ilerlemek noun | Recent advances changed the field. Son ilerlemeler alanı değiştirdi. | yeni |
| fill /fɪl/ | doldurmak verb | Fill the bottle with water. Şişeyi suyla doldur. | yeni |
| star /stɑː/ | yıldız noun | You can see the stars tonight. Bu gece yıldızları görebilirsin. | yeni |
| generally /ˈdʒenrəli/ | genellikle adverb | The method generally works well. Yöntem genellikle iyi çalışıyor. | yeni |
| operation /ˌɒpəˈreɪʃn/ | operasyon, işlem noun | The operation took two hours. Ameliyat iki saat sürdü. | yeni |
| match /mætʃ/ | maç; eşleşmek verb | The results match our prediction. Sonuçlar tahminimizle örtüşüyor. | yeni |
| seat /siːt/ | koltuk, oturma yeri noun | Every seat was taken. Bütün koltuklar doluydu. | yeni |
| throw /θrəʊ/ | atmak, fırlatmak verb | Do not throw it away. Onu atma. | yeni |
| associate /əˈsəʊʃieɪt/ | bağdaştırmak, yakıştırmak verb | We associate the smell with summer. O kokuyu yazla ilişkilendiriyoruz. | yeni |
| blue /bluː/ | mavi adjective | The sky was clear and blue. Gökyüzü açık ve maviydi. | yeni |
| box /bɒks/ | kutu noun | Put the files in the box. Dosyaları kutuya koy. | yeni |
| huge /hjuːdʒ/ | kocaman, devasa adjective | There was a huge difference. Devasa bir fark vardı. | yeni |
| message /ˈmesɪdʒ/ | mesaj noun | I left a message for her. Ona bir mesaj bıraktım. | yeni |
| refer /rɪˈfɜː/ | atıfta bulunmak verb | The author refers to earlier work. Yazar önceki çalışmalara atıfta bulunuyor. | yeni |
| cold /kəʊld/ | soğuk adjective | The water was too cold. Su çok soğuktu. | yeni |
| push /pʊʃ/ | itmek verb | Push the door gently. Kapıyı nazikçe it. | yeni |
| quarter /ˈkwɔːtə/ | çeyrek noun
| Sales rose in the last quarter. Satışlar son çeyrekte arttı. | yeni |
| baby /ˈbeɪbi/ | bebek noun | The baby slept all afternoon. Bebek bütün öğleden sonra uyudu. | yeni |
| successful /səkˈsesfl/ | başarılı adjective | The campaign was successful. Kampanya başarılıydı. | yeni |
| sing /sɪŋ/ | şarkı söylemek verb | They sing every Sunday. Her pazar şarkı söylüyorlar. | yeni |
| competition /ˌkɒmpəˈtɪʃn/ | rekabet; yarışma noun | Competition drove prices down. Rekabet fiyatları düşürdü. | yeni |
| propose /prəˈpəʊz/ | önermek verb | They propose a different method. Farklı bir yöntem öneriyorlar. | yeni |
| reference /ˈrefrəns/ | kaynak, atıf noun | Add a reference for that claim. O iddia için bir kaynak ekle. | yeni |
| argument /ˈɑːɡjumənt/ | argüman, tartışma noun | The argument is not convincing. Argüman ikna edici değil. | yeni |
| fly /flaɪ/ | uçmak verb | Birds fly south in winter. Kuşlar kışın güneye uçar. | yeni |
| pattern /ˈpætn/ | örüntü, desen noun | A clear pattern emerged. Net bir örüntü ortaya çıktı. | yeni |
| application /ˌæplɪˈkeɪʃn/ | başvuru; uygulama noun | Your application was accepted. Başvurun kabul edildi. | yeni |
| hot /hɒt/ | sıcak adjective | The soup is too hot. Çorba çok sıcak. | yeni |
| obviously /ˈɒbviəsli/ | açıkça, belli ki adverb | She was obviously tired. Belli ki yorgundu. | yeni |
| unclear /ˌʌnˈklɪə/ | belirsiz, net olmayan adjective | The reason remains unclear. Sebep belirsizliğini koruyor. | yeni |
| bill /bɪl/ | fatura; yasa tasarısı noun | The electricity bill doubled. Elektrik faturası ikiye katlandı. | yeni |
| search /sɜːtʃ/ | aramak; arama verb | They searched for hours. Saatlerce aradılar. | yeni |
| separate /ˈseprət/ | ayrı; ayırmak adjective | These are two separate issues. Bunlar iki ayrı mesele. | yeni |
| central /ˈsentrəl/ | merkezî adjective | This is the central argument. Merkezî argüman bu. | yeni |
| career /kəˈrɪə/ | kariyer, meslek noun | She changed career at forty. Kırkında meslek değiştirdi. | yeni |
| anyway /ˈeniweɪ/ | yine de, her neyse adverb | It was late, but we went anyway. Geç olmuştu ama yine de gittik. | yeni |
| speech /spiːtʃ/ | konuşma, söylev noun | His speech lasted ten minutes. Konuşması on dakika sürdü. | yeni |
| dog /dɒɡ/ | köpek noun | The dog barked all night. Köpek bütün gece havladı. | yeni |
| officer /ˈɒfɪsə/ | memur, subay noun | A police officer took our statement. Bir polis memuru ifademizi aldı. | yeni |
| throughout /θruːˈaʊt/ | boyunca, her yerinde preposition | The pattern repeats throughout the text. Örüntü metin boyunca tekrarlanıyor. | yeni |
| oil /ɔɪl/ | petrol; yağ noun | Oil prices fell again. Petrol fiyatları yine düştü. | yeni |
| dress /dres/ | elbise; giyinmek noun | She wore a simple dress. Sade bir elbise giymişti. | yeni |
| profit /ˈprɒfɪt/ | kâr noun | The firm made a small profit. Firma küçük bir kâr elde etti. | yeni |
| guess /ɡes/ | tahmin etmek verb | I guess she already knows. Sanırım zaten biliyor. | yeni |
| fun /fʌn/ | eğlence, eğlenceli noun | The trip was great fun. Gezi çok eğlenceliydi. | yeni |
| protect /prəˈtekt/ | korumak verb | The law protects consumers. Yasa tüketicileri koruyor. | yeni |
| science /ˈsaɪəns/ | bilim noun | She studies computer science. Bilgisayar bilimi okuyor. | yeni |
| disease /dɪˈziːz/ | hastalık noun | The disease spreads through water. Hastalık suyla yayılıyor. | yeni |
| balance /ˈbæləns/ | denge noun
| It is hard to find the right balance. Doğru dengeyi bulmak zor. | yeni |
| damage /ˈdæmɪdʒ/ | zarar; zarar vermek noun | The storm caused serious damage. Fırtına ciddi hasara yol açtı. | yeni |
| basis /ˈbeɪsɪs/ | temel, esas noun | Decisions are made on this basis. Kararlar bu esasa göre alınıyor. | yeni |
| basic /ˈbeɪsɪk/ | temel adjective | These are the basic rules. Bunlar temel kurallar. | yeni |
| encourage /ɪnˈkʌrɪdʒ/ | teşvik etmek verb | Teachers encourage students to read. Öğretmenler öğrencileri okumaya teşvik ediyor. | yeni |
| hair /heə/ | saç noun | She cut her hair short. Saçını kısa kestirdi. | yeni |
| male /meɪl/ | erkek adjective | The male birds are brighter. Erkek kuşlar daha parlak. | yeni |
| operate /ˈɒpəreɪt/ | işletmek; ameliyat etmek verb | The machines operate day and night. Makineler gece gündüz çalışıyor. | yeni |
| reflect /rɪˈflekt/ | yansıtmak verb
| The results reflect a wider trend. Sonuçlar daha geniş bir eğilimi yansıtıyor. | yeni |
| exercise /ˈeksəsaɪz/ | egzersiz; alıştırma noun | Regular exercise improves health. Düzenli egzersiz sağlığı iyileştirir. | yeni |
| useful /ˈjuːsfl/ | yararlı adjective | This is a useful tool. Bu yararlı bir araç. | yeni |
| restaurant /ˈrestrɒnt/ | restoran noun | The restaurant was full. Restoran doluydu. | yeni |
| property /ˈprɒpəti/ | mülk; özellik noun | This property belongs to the city. Bu mülk şehre ait. | yeni |
| dark /dɑːk/ | karanlık; koyu adjective | It gets dark early in winter. Kışın erken karanlık oluyor. | yeni |
| imagine /ɪˈmædʒɪn/ | hayal etmek verb | Imagine living without electricity. Elektriksiz yaşamayı hayal et. | yeni |
| okay /ˌəʊˈkeɪ/ | tamam, iyi adjective | Everything is okay now. Her şey şimdi yolunda. | yeni |
| earn /ɜːn/ | kazanmak (para) verb | She earns a good salary. İyi bir maaş kazanıyor. | yeni |
| daughter /ˈdɔːtə/ | kız evlat noun | Their daughter studies law. Kızları hukuk okuyor. | yeni |
| post /pəʊst/ | posta; gönderi noun | The post arrives before noon. Posta öğleden önce geliyor. | yeni |
| newspaper /ˈnjuːzpeɪpə/ | gazete noun | The newspaper published a correction. Gazete bir düzeltme yayımladı. | yeni |
| conclusion /kənˈkluːʒn/ | sonuç, vargı noun | The conclusion is not supported by data. Vargı verilerle desteklenmiyor. | yeni |
| clock /klɒk/ | saat (duvar/masa) noun | The clock on the wall stopped. Duvardaki saat durdu. | yeni |
| weekend /ˌwiːkˈend/ | hafta sonu noun | We travel at the weekend. Hafta sonu seyahat ediyoruz. | yeni |
| perform /pəˈfɔːm/ | yapmak, icra etmek verb | The team performed well. Ekip iyi performans gösterdi. | yeni |
| memory /ˈmeməri/ | hafıza, bellek; anı noun | Sleep improves memory. Uyku belleği iyileştirir. | yeni |
| green /ɡriːn/ | yeşil adjective | The fields turn green in spring. Tarlalar baharda yeşerir. | yeni |
| song /sɒŋ/ | şarkı noun | That song became a hit. O şarkı hit oldu. | yeni |
| object /ˈɒbdʒɪkt/ | nesne, cisim noun
| The object was found in the river. Nesne nehirde bulundu. | yeni |
| ring /rɪŋ/ | yüzük; çalmak noun | The phone did not ring. Telefon çalmadı. | yeni |
| discover /dɪˈskʌvə/ | keşfetmek verb | They discovered a new species. Yeni bir tür keşfettiler. | yeni |
| dead /ded/ | ölü adjective | The battery is dead. Pil bitti. | yeni |
| afternoon /ˌɑːftəˈnuːn/ | öğleden sonra noun | We meet on Friday afternoon. Cuma öğleden sonra buluşuyoruz. | yeni |
| prefer /prɪˈfɜː/ | tercih etmek verb | I prefer tea to coffee. Çayı kahveye tercih ederim. | yeni |
| extend /ɪkˈstend/ | uzatmak, genişletmek verb | They extended the deadline. Son tarihi uzattılar. | yeni |
| direction /dəˈrekʃn/ | yön noun | We walked in the wrong direction. Yanlış yönde yürüdük. | yeni |
| facility /fəˈsɪləti/ | tesis; kolaylık noun | The facility opened last year. Tesis geçen yıl açıldı. | yeni |
| variety /vəˈraɪəti/ | çeşitlilik noun | There is a wide variety of options. Geniş bir seçenek çeşitliliği var. | yeni |
| clothes /kləʊðz/ | giysi, kıyafet noun | Pack warm clothes. Kalın giysiler al. | yeni |
| screen /skriːn/ | ekran noun
| The screen went black. Ekran karardı. | yeni |
| track /træk/ | iz; takip etmek verb | We track the results weekly. Sonuçları haftalık takip ediyoruz. | yeni |
| dance /dɑːns/ | dans etmek; dans verb | They dance every Saturday. Her cumartesi dans ediyorlar. | yeni |
| completely /kəmˈpliːtli/ | tamamen adverb | The plan changed completely. Plan tamamen değişti. | yeni |
| female /ˈfiːmeɪl/ | dişi, kadın adjective | The female birds build the nest. Dişi kuşlar yuvayı yapar. | yeni |
| original /əˈrɪdʒənl/ | özgün, asıl adjective | The original text was lost. Asıl metin kayboldu. | yeni |
| sister /ˈsɪstə/ | kız kardeş noun | My sister works abroad. Kız kardeşim yurt dışında çalışıyor. | yeni |
| rock /rɒk/ | kaya; taş noun
| The rock is millions of years old. Kaya milyonlarca yıllık. | yeni |
| dream /driːm/ | rüya, hayal noun | It was only a dream. Sadece bir rüyaydı. | yeni |
| university /ˌjuːnɪˈvɜːsəti/ | üniversite noun | She teaches at a university. Bir üniversitede ders veriyor. | yeni |
| easily /ˈiːzəli/ | kolayca adverb | The problem can be solved easily. Sorun kolayca çözülebilir. | yeni |
| agency /ˈeɪdʒənsi/ | ajans, kurum noun | The agency published new figures. Kurum yeni rakamlar yayımladı. | yeni |
| dollar /ˈdɒlə/ | dolar noun | It costs twenty dollars. Yirmi dolar tutuyor. | yeni |
| fix /fɪks/ | onarmak; sabitlemek verb | Can you fix the printer? Yazıcıyı tamir edebilir misin? | yeni |
| ahead /əˈhed/ | ileride, önde adverb | There is a long road ahead. Önümüzde uzun bir yol var. | yeni |
| cross /krɒs/ | geçmek; çapraz verb | Cross the road carefully. Yolu dikkatlice geç. | yeni |
| yeah /jeə/ | evet adverb | Yeah, that works for me. Evet, bana uyar. | yeni |
| candidate /ˈkændɪdət/ | aday noun | Each candidate gave a short talk. Her aday kısa bir konuşma yaptı. | yeni |
| proposal /prəˈpəʊzl/ | öneri, teklif noun | The proposal was rejected. Öneri reddedildi. | yeni |
| conversation /ˌkɒnvəˈseɪʃn/ | sohbet, konuşma noun | We had a long conversation. Uzun bir sohbet ettik. | yeni |
| pound /paʊnd/ | sterlin; libre noun | The book costs ten pounds. Kitap on sterlin. | yeni |
| magazine /ˌmæɡəˈziːn/ | dergi noun | The magazine comes out monthly. Dergi aylık çıkıyor. | yeni |
| shape /ʃeɪp/ | şekil, biçim noun | The shape of the curve changed. Eğrinin şekli değişti. | yeni |
| sea /siː/ | deniz noun | The sea was calm that morning. O sabah deniz sakindi. | yeni |
| immediately /ɪˈmiːdiətli/ | hemen, derhal adverb | She replied immediately. Hemen yanıt verdi. | yeni |
| welcome /ˈwelkəm/ | hoş karşılamak; hoş geldiniz verb | We welcome your feedback. Geri bildiriminizi memnuniyetle karşılıyoruz. | yeni |
| smile /smaɪl/ | gülümsemek; gülümseme verb | She did not smile once. Bir kez bile gülümsemedi. | yeni |
| communication /kəˌmjuːnɪˈkeɪʃn/ | iletişim noun | Communication between teams improved. Ekipler arası iletişim iyileşti. | yeni |
| agent /ˈeɪdʒənt/ | temsilci, ajan noun | Our agent handled the booking. Rezervasyonu temsilcimiz yaptı. | yeni |
| traditional /trəˈdɪʃənl/ | geleneksel adjective | This is a traditional dish. Bu geleneksel bir yemek. | yeni |
| judge /dʒʌdʒ/ | yargıç; yargılamak noun | The judge dismissed the case. Yargıç davayı reddetti. | yeni |
| suddenly /ˈsʌdənli/ | aniden adverb | The rain stopped suddenly. Yağmur aniden durdu. | yeni |
| favorite /ˈfeɪvərɪt/ | en sevilen, favori adjective | This is my favorite chapter. Bu en sevdiğim bölüm. | yeni |
| possibility /ˌpɒsəˈbɪləti/ | olasılık noun | There is a possibility that the meeting will be cancelled. Toplantının iptal edilmesi olasılığı var. | yeni |
| replace /rɪˈpleɪs/ | yerini almak, değiştirmek verb | Machines have replaced many factory workers. Makineler birçok fabrika işçisinin yerini aldı. | yeni |
| responsibility /rɪˌspɒnsəˈbɪləti/ | sorumluluk noun | Each manager takes responsibility for their own team. Her yönetici kendi ekibinin sorumluluğunu üstlenir. | yeni |
Bu bölüm bitince ilk bin kelimenin içerik sözcüklerini tamamlamış olursunuz. Genel bir metnin dörtte üçünü tanıyor duruma gelirsiniz.
Yolun neresi
2. aşama · Sıklık listesini kapatın — günde bir oturumla bu havuz yaklaşık 52 günde biter.
Sıklık havuzlarının tamamında kelimeler 'öğrenildi' sayısına geçtiğinde — ya da testi tekrarlayıp genel kapsamınız %90'ın üstüne çıktığında.
Sırada: İkinci 1000
Kelimeleri cümle içinde sınamak için: cümle çevirisi setleri
Kaynak
NGSL 1.2 — sıklık sırası 620–1000
New General Service List sürüm 1.2'nin ilk bininin ikinci yarısı. Her kelimenin sıklık sırası kaynak listeyle karşılaştırılarak doğrulanır. İşlev sözcükleri havuza alınmaz; onlar gramer referansında işlenir. Bandın 620-1000 aralığı, gündelik konuşmadan yazılı/kurumsal dile geçişin eşiğidir: ‘company’, ‘government’, ‘process’, ‘condition’ gibi kurum, süreç ve ölçü bildiren kelimeler burada yoğunlaşır — bunlar sokak İngilizcesinde değil, haber metni ve resmi yazışmada karşınıza çıkar. Bu bandı bitiren bir okuyucu, artık günlük diyalogdan çok gazete/haber diline hazırlanıyor demektir. Bu bantta biriken kelimeler genellikle bir haberi ya da raporu okurken cümlenin gövdesini taşıyan ama konuşma pratiğinde nadiren duyulan sözcüklerdir: measure, quality, support, increase gibi hem isim hem fiil olarak kullanılan kelimeler burada yoğunlaşır — havuzdaki kartların çoğu bu çift işlevi ayrıca işaretler.