İlk 1000 Kelime · Bölüm A
Genel sıklık listesinin en üst basamağı: İngilizcede en çok karşılaşılan kelimelerin ilk yarısı. Bu kelimeler her metinde, her konuşmada geçer.
- 0 biliniyor
- 0 öğreniliyor
- 0 yeni
- 0 bugün tekrar
Şıklara bakmadan karar ver:
1–5 tuşlarıyla da seçebilirsiniz.
Havuzdaki 327 kelimenin tamamı anlam · okunuş · örnek cümle
| Kelime | Anlam | Örnek | Durum |
|---|---|---|---|
| like /laɪk/ | beğenmek; gibi verb | I like this song. Bu şarkıyı beğeniyorum. | yeni |
| how /haʊ/ | nasıl adverb | How does this work? Bu nasıl çalışıyor? | yeni |
| back /bæk/ | geri; sırt adverb | He came back late. Geç geri döndü. | yeni |
| really /ˈrɪəli/ | gerçekten adverb | It is really cold today. Bugün gerçekten soğuk. | yeni |
| company /ˈkʌmpəni/ | şirket noun
| She works for a large company. Büyük bir şirkette çalışıyor. | yeni |
| down /daʊn/ | aşağı adverb | Prices went down last month. Fiyatlar geçen ay düştü. | yeni |
| change /tʃeɪndʒ/ | değişmek, değiştirmek verb | We need to change the plan. Planı değiştirmemiz gerek. | yeni |
| write /raɪt/ | yazmak verb | Please write your name here. Lütfen adınızı buraya yazın. | yeni |
| same /seɪm/ | aynı adjective | We took the same train. Aynı trene bindik. | yeni |
| lot /lɒt/ | çok, bir sürü noun | There is a lot of work today. Bugün çok iş var. | yeni |
| number /ˈnʌmbə/ | sayı, numara noun | Write down the number. Sayıyı not et. | yeni |
| own /əʊn/ | kendi; sahip olmak adjective | She has her own room. Kendi odası var. | yeni |
| part /pɑːt/ | parça, bölüm noun | This is the hardest part. En zor kısım bu. | yeni |
| point /pɔɪnt/ | nokta; puan noun
| That is a good point. Bu iyi bir nokta. | yeni |
| meet /miːt/ | buluşmak, tanışmak verb
| Let us meet at six. Altıda buluşalım. | yeni |
| talk /tɔːk/ | konuşmak, sohbet etmek verb | We need to talk about this. Bunu konuşmamız gerek. | yeni |
| become /bɪˈkʌm/ | olmak, dönüşmek verb | She wants to become a doctor. Doktor olmak istiyor. | yeni |
| interest /ˈɪntrəst/ | ilgi; faiz noun
| She has an interest in music. Müziğe ilgisi var. | yeni |
| late /leɪt/ | geç adjective | Sorry, I am late. Kusura bakma, geç kaldım. | yeni |
| end /end/ | son; bitmek noun | The film ends at ten. Film onda bitiyor. | yeni |
| why /waɪ/ | neden adverb | Why did you leave? Neden ayrıldın? | yeni |
| week /wiːk/ | hafta noun | The course lasts eight weeks. Ders sekiz hafta sürüyor. | yeni |
| play /pleɪ/ | oynamak; çalmak verb | The children play outside. Çocuklar dışarıda oynuyor. | yeni |
| include /ɪnˈkluːd/ | içermek verb | The price includes breakfast. Fiyata kahvaltı dahil. | yeni |
| course /kɔːs/ | kurs; rota noun | I took an online course. Çevrimiçi bir kurs aldım. | yeni |
| report /rɪˈpɔːt/ | rapor; bildirmek noun | The report is ready. Rapor hazır. | yeni |
| group /ɡruːp/ | grup noun | We work in small groups. Küçük gruplar hâlinde çalışıyoruz. | yeni |
| case /keɪs/ | durum, vaka noun
| In that case, we should wait. Bu durumda beklemeliyiz. | yeni |
| seem /siːm/ | görünmek verb | You seem tired. Yorgun görünüyorsun. | yeni |
| let /let/ | bırakmak, izin vermek verb | Let me help you. İzin ver yardım edeyim. | yeni |
| kind /kaɪnd/ | tür; nazik noun | What kind of music do you enjoy? Ne tür müzik seversin? | yeni |
| system /ˈsɪstəm/ | sistem noun | The system is slow again. Sistem yine yavaş. | yeni |
| every /ˈevri/ | her determiner | She calls every day. Her gün arıyor. | yeni |
| set /set/ | koymak, ayarlamak verb | Set the alarm for seven. Alarmı yediye kur. | yeni |
| study /ˈstʌdi/ | ders çalışmak; araştırma verb | I study every evening. Her akşam ders çalışıyorum. | yeni |
| follow /ˈfɒləʊ/ | takip etmek verb
| Follow the instructions carefully. Talimatları dikkatle izleyin. | yeni |
| begin /bɪˈɡɪn/ | başlamak verb | The class begins at nine. Ders dokuzda başlıyor. | yeni |
| run /rʌn/ | koşmak; işletmek verb | She runs a small shop. Küçük bir dükkân işletiyor. | yeni |
| turn /tɜːn/ | dönmek, çevirmek verb | Turn left at the corner. Köşeden sola dön. | yeni |
| bring /brɪŋ/ | getirmek verb | Bring your notes tomorrow. Yarın notlarını getir. | yeni |
| hand /hænd/ | el noun
| He raised his hand. Elini kaldırdı. | yeni |
| state /steɪt/ | durum; devlet noun
| The house is in a poor state. Ev kötü durumda. | yeni |
| move /muːv/ | hareket etmek, taşınmak verb | They moved to another city. Başka bir şehre taşındılar. | yeni |
| fact /fækt/ | gerçek, olgu noun | That is a well-known fact. Bu bilinen bir gerçek. | yeni |
| provide /prəˈvaɪd/ | sağlamak verb | The school provides free books. Okul ücretsiz kitap sağlıyor. | yeni |
| read /riːd/ | okumak verb | I read the news every morning. Her sabah haberleri okurum. | yeni |
| month /mʌnθ/ | ay noun | We meet once a month. Ayda bir buluşuyoruz. | yeni |
| business /ˈbɪznəs/ | iş, ticaret noun | He started his own business. Kendi işini kurdu. | yeni |
| information /ˌɪnfəˈmeɪʃn/ | bilgi noun | We need more information. Daha fazla bilgiye ihtiyacımız var. | yeni |
| open /ˈəʊpən/ | açmak; açık verb | The shop opens at eight. Dükkân sekizde açılıyor. | yeni |
| order /ˈɔːdə/ | sipariş; düzen noun
| I placed an order online. Çevrimiçi sipariş verdim. | yeni |
| government /ˈɡʌvənmənt/ | hükûmet noun | The government announced new rules. Hükûmet yeni kurallar açıkladı. | yeni |
| market /ˈmɑːkɪt/ | pazar, piyasa noun | The market opened lower today. Piyasa bugün düşük açıldı. | yeni |
| pay /peɪ/ | ödemek verb | I will pay by card. Kartla ödeyeceğim. | yeni |
| build /bɪld/ | inşa etmek verb | They are building a new bridge. Yeni bir köprü inşa ediyorlar. | yeni |
| hold /həʊld/ | tutmak verb
| Hold the door, please. Kapıyı tut lütfen. | yeni |
| service /ˈsɜːvɪs/ | hizmet noun | The service was excellent. Hizmet mükemmeldi. | yeni |
| believe /bɪˈliːv/ | inanmak verb | I believe she is right. Bence haklı. | yeni |
| second /ˈsekənd/ | saniye; ikinci noun
| Wait a second. Bir saniye bekle. | yeni |
| love /lʌv/ | sevmek; aşk verb | They love their new house. Yeni evlerini çok seviyorlar. | yeni |
| increase /ɪnˈkriːs/ | artmak, artırmak verb | Sales increased by ten percent. Satışlar yüzde on arttı. | yeni |
| plan /plæn/ | plan; planlamak noun | We have a clear plan. Net bir planımız var. | yeni |
| result /rɪˈzʌlt/ | sonuç noun | The result was surprising. Sonuç şaşırtıcıydı. | yeni |
| away /əˈweɪ/ | uzağa, uzakta adverb | The station is two miles away. İstasyon üç kilometre uzakta. | yeni |
| example /ɪɡˈzɑːmpl/ | örnek noun | Give me an example. Bana bir örnek ver. | yeni |
| happen /ˈhæpən/ | olmak, meydana gelmek verb | What happened last night? Dün gece ne oldu? | yeni |
| offer /ˈɒfə/ | teklif etmek; teklif verb | They offered me a job. Bana iş teklif ettiler. | yeni |
| close /kləʊz/ | kapatmak; yakın verb | Please close the window. Lütfen pencereyi kapat. | yeni |
| program /ˈprəʊɡræm/ | program noun | The program starts at eight. Program sekizde başlıyor. | yeni |
| lead /liːd/ | yönetmek, yol açmak verb
| This road leads to the sea. Bu yol denize çıkıyor. | yeni |
| buy /baɪ/ | satın almak verb | I want to buy a new phone. Yeni bir telefon almak istiyorum. | yeni |
| thank /θæŋk/ | teşekkür etmek verb | I want to thank everyone. Herkese teşekkür etmek istiyorum. | yeni |
| far /fɑː/ | uzak adverb | How far is the airport? Havalimanı ne kadar uzakta? | yeni |
| hour /ˈaʊə/ | saat (süre) noun | The trip takes two hours. Yolculuk iki saat sürüyor. | yeni |
| face /feɪs/ | yüz; yüzleşmek noun | She has a friendly face. Güler yüzlü biri. | yeni |
| hope /həʊp/ | ummak; umut verb | I hope you feel better. Umarım daha iyi hissedersin. | yeni |
| idea /aɪˈdɪə/ | fikir noun | That is a great idea. Bu harika bir fikir. | yeni |
| cost /kɒst/ | maliyet; mal olmak noun | The repair cost too much. Tamir çok pahalıya mal oldu. | yeni |
| room /ruːm/ | oda; yer noun | There is no room for another chair. Başka bir sandalyeye yer yok. | yeni |
| until /ənˈtɪl/ | -e kadar preposition | We waited until midnight. Gece yarısına kadar bekledik. | yeni |
| reason /ˈriːzn/ | sebep noun | Give me one good reason. Bana iyi bir sebep söyle. | yeni |
| form /fɔːm/ | form; oluşturmak noun
| Fill in the form, please. Formu doldurun lütfen. | yeni |
| spend /spend/ | harcamak; geçirmek verb | We spend too much time online. Çevrimiçi çok fazla zaman harcıyoruz. | yeni |
| head /hed/ | baş, kafa noun
| He turned his head slowly. Başını yavaşça çevirdi. | yeni |
| car /kɑː/ | araba noun | My car broke down again. Arabam yine bozuldu. | yeni |
| level /ˈlevl/ | seviye, düzey noun | The water level is rising. Su seviyesi yükseliyor. | yeni |
| person /ˈpɜːsn/ | kişi noun | She is a very kind person. Çok nazik bir insan. | yeni |
| experience /ɪkˈspɪəriəns/ | deneyim noun | He has years of experience. Yılların deneyimi var. | yeni |
| once /wʌns/ | bir kez; bir zamanlar adverb | I have been there once. Oraya bir kez gittim. | yeni |
| member /ˈmembə/ | üye noun | She is a member of the team. Takımın üyesi. | yeni |
| bad /bæd/ | kötü adjective | The weather was bad all week. Hava bütün hafta kötüydü. | yeni |
| able /ˈeɪbl/ | muktedir, yapabilen adjective | We were able to finish on time. Zamanında bitirebildik. | yeni |
| support /səˈpɔːt/ | desteklemek; destek verb | They support the new policy. Yeni politikayı destekliyorlar. | yeni |
| line /laɪn/ | çizgi; hat; sıra noun | Draw a straight line. Düz bir çizgi çiz. | yeni |
| present /ˈpreznt/ | mevcut; hediye adjective
| All members were present. Bütün üyeler hazırdı. | yeni |
| side /saɪd/ | taraf, yan noun | Park on the other side. Diğer tarafa park et. | yeni |
| sure /ʃʊə/ | emin adjective | Are you sure about this? Bundan emin misin? | yeni |
| term /tɜːm/ | terim; dönem noun
| This is a technical term. Bu teknik bir terim. | yeni |
| age /eɪdʒ/ | yaş; çağ noun | Children under the age of six pay nothing. Altı yaş altındaki çocuklar ödeme yapmaz. | yeni |
| low /ləʊ/ | alçak, düşük adjective | Prices are very low now. Fiyatlar şu an çok düşük. | yeni |
| speak /spiːk/ | konuşmak (bir dili); söz almak verb | Do you speak English? İngilizce konuşuyor musun? | yeni |
| public /ˈpʌblɪk/ | kamusal, halka açık adjective
| The park is open to the public. Park halka açık. | yeni |
| train /treɪn/ | tren; eğitmek noun | The train leaves at noon. Tren öğlen kalkıyor. | yeni |
| possible /ˈpɒsəbl/ | mümkün adjective | Is it possible to change the date? Tarihi değiştirmek mümkün mü? | yeni |
| actually /ˈæktʃuəli/ | aslında adverb | Actually, I disagree. Aslında katılmıyorum. | yeni |
| view /vjuː/ | görüş; manzara noun | The room has a lovely view. Odanın güzel bir manzarası var. | yeni |
| consider /kənˈsɪdə/ | göz önünde bulundurmak verb | We should consider other options. Başka seçenekleri de düşünmeliyiz. | yeni |
| parent /ˈpeərənt/ | ebeveyn noun | Her parents live abroad. Ailesi yurt dışında yaşıyor. | yeni |
| party /ˈpɑːti/ | parti noun
| They joined a political party. Bir siyasi partiye katıldılar. | yeni |
| local /ˈləʊkl/ | yerel adjective | We shop at the local market. Yerel pazardan alışveriş yapıyoruz. | yeni |
| control /kənˈtrəʊl/ | kontrol; denetlemek noun | The driver lost control. Sürücü kontrolü kaybetti. | yeni |
| concern /kənˈsɜːn/ | endişe, kaygı noun
| Safety is our main concern. Ana kaygımız güvenlik. | yeni |
| product /ˈprɒdʌkt/ | ürün noun
| The product sells well. Ürün iyi satıyor. | yeni |
| lose /luːz/ | kaybetmek verb | Do not lose your ticket. Biletini kaybetme. | yeni |
| story /ˈstɔːri/ | hikâye noun
| She told us a long story. Bize uzun bir hikâye anlattı. | yeni |
| almost /ˈɔːlməʊst/ | neredeyse adverb | We are almost there. Neredeyse vardık. | yeni |
| continue /kənˈtɪnjuː/ | devam etmek verb | The rain continued all day. Yağmur bütün gün devam etti. | yeni |
| stand /stænd/ | ayakta durmak; katlanmak verb
| Please stand near the door. Lütfen kapının yanında durun. | yeni |
| whole /həʊl/ | bütün adjective | She read the whole book. Kitabın tamamını okudu. | yeni |
| rate /reɪt/ | oran; hız noun | The interest rate went up. Faiz oranı yükseldi. | yeni |
| care /keə/ | bakım; önemsemek noun | He takes care of his parents. Ailesine bakıyor. | yeni |
| expect /ɪkˈspekt/ | beklemek, ummak verb | We expect good results. İyi sonuçlar bekliyoruz. | yeni |
| effect /ɪˈfekt/ | etki noun
| The drug had no effect. İlacın etkisi olmadı. | yeni |
| sort /sɔːt/ | tür; ayıklamak noun | What sort of book is it? Ne tür bir kitap bu? | yeni |
| cause /kɔːz/ | sebep; yol açmak verb | Smoking causes many diseases. Sigara pek çok hastalığa yol açar. | yeni |
| fall /fɔːl/ | düşmek verb | Leaves fall in autumn. Yapraklar sonbaharda düşer. | yeni |
| deal /diːl/ | anlaşma; ilgilenmek noun | They made a good deal. İyi bir anlaşma yaptılar. | yeni |
| send /send/ | göndermek verb | I will send you the file. Sana dosyayı göndereceğim. | yeni |
| allow /əˈlaʊ/ | izin vermek, olanak tanımak verb | Smoking is not allowed here. Burada sigara içmek yasak. | yeni |
| soon /suːn/ | yakında adverb | We will know soon. Yakında öğreneceğiz. | yeni |
| watch /wɒtʃ/ | izlemek verb
| We watch a film every Friday. Her cuma film izliyoruz. | yeni |
| base /beɪs/ | temel; dayandırmak verb | The theory is based on data. Kuram verilere dayanıyor. | yeni |
| probably /ˈprɒbəbli/ | muhtemelen adverb | She will probably arrive late. Muhtemelen geç gelecek. | yeni |
| suggest /səˈdʒest/ | önermek verb | I suggest we start now. Şimdi başlamamızı öneriyorum. | yeni |
| past /pɑːst/ | geçmiş noun | We cannot change the past. Geçmişi değiştiremeyiz. | yeni |
| power /ˈpaʊə/ | güç; elektrik noun | The power went out last night. Dün gece elektrik kesildi. | yeni |
| test /test/ | test; sınamak noun | The test was easier than expected. Test beklenenden kolaydı. | yeni |
| visit /ˈvɪzɪt/ | ziyaret etmek verb | We visit them every summer. Onları her yaz ziyaret ediyoruz. | yeni |
| center /ˈsentə/ | merkez noun | The hotel is in the city center. Otel şehir merkezinde. | yeni |
| return /rɪˈtɜːn/ | dönmek; iade etmek verb
| She returned the book yesterday. Kitabı dün iade etti. | yeni |
| mother /ˈmʌðə/ | anne noun | My mother is a nurse. Annem hemşire. | yeni |
| walk /wɔːk/ | yürümek verb | We walk to school every day. Her gün okula yürüyoruz. | yeni |
| mind /maɪnd/ | zihin, akıl noun
| Keep an open mind. Açık fikirli ol. | yeni |
| value /ˈvæljuː/ | değer noun
| The house lost half its value. Ev değerinin yarısını kaybetti. | yeni |
| office /ˈɒfɪs/ | ofis, büro noun | She left the office early. Ofisten erken ayrıldı. | yeni |
| record /ˈrekɔːd/ | kayıt; kaydetmek noun | Keep a record of your spending. Harcamalarının kaydını tut. | yeni |
| stay /steɪ/ | kalmak verb | We stayed at a small hotel. Küçük bir otelde kaldık. | yeni |
| stop /stɒp/ | durmak, durdurmak verb | The bus stops here. Otobüs burada duruyor. | yeni |
| light /laɪt/ | ışık; hafif noun | Turn on the light, please. Işığı aç lütfen. | yeni |
| develop /dɪˈveləp/ | geliştirmek verb | They developed a new method. Yeni bir yöntem geliştirdiler. | yeni |
| remember /rɪˈmembə/ | hatırlamak verb | I cannot remember her name. Adını hatırlayamıyorum. | yeni |
| bit /bɪt/ | parça, biraz noun | Wait a bit longer. Biraz daha bekle. | yeni |
| share /ʃeə/ | paylaşmak verb
| They share an office. Bir ofisi paylaşıyorlar. | yeni |
| real /rɪəl/ | gerçek adjective | This is a real problem. Bu gerçek bir sorun. | yeni |
| answer /ˈɑːnsə/ | cevap; cevaplamak verb | Nobody answered the phone. Telefonu kimse açmadı. | yeni |
| sit /sɪt/ | oturmak verb | Please sit down. Lütfen oturun. | yeni |
| figure /ˈfɪɡə/ | rakam; şekil noun
| The figures show a clear rise. Rakamlar net bir artış gösteriyor. | yeni |
| letter /ˈletə/ | mektup; harf noun | She wrote a long letter. Uzun bir mektup yazdı. | yeni |
| language /ˈlæŋɡwɪdʒ/ | dil noun | He speaks three languages. Üç dil konuşuyor. | yeni |
| subject /ˈsʌbdʒɪkt/ | konu; özne noun
| Let us change the subject. Konuyu değiştirelim. | yeni |
| class /klɑːs/ | sınıf; ders noun | The class starts in ten minutes. Ders on dakika sonra başlıyor. | yeni |
| development /dɪˈveləpmənt/ | gelişme, kalkınma noun | Economic development slowed down. Ekonomik kalkınma yavaşladı. | yeni |
| town /taʊn/ | kasaba noun | They live in a small town. Küçük bir kasabada yaşıyorlar. | yeni |
| half /hɑːf/ | yarım noun | Half the seats were empty. Koltukların yarısı boştu. | yeni |
| minute /ˈmɪnɪt/ | dakika noun
| I will be back in a minute. Bir dakikaya dönerim. | yeni |
| break /breɪk/ | kırmak; ara verb | Do not break the glass. Bardağı kırma. | yeni |
| clear /klɪə/ | açık, net adjective | The instructions are clear. Talimatlar açık. | yeni |
| future /ˈfjuːtʃə/ | gelecek noun | Nobody knows the future. Geleceği kimse bilmiyor. | yeni |
| ago /əˈɡəʊ/ | önce adverb | She left two hours ago. İki saat önce ayrıldı. | yeni |
| remain /rɪˈmeɪn/ | kalmak, sürmek verb | The problem remains unsolved. Sorun çözülmemiş durumda. | yeni |
| top /tɒp/ | tepe, üst noun | Her name is at the top of the list. Adı listenin başında. | yeni |
| win /wɪn/ | kazanmak verb | They always win at home. Evinde hep kazanıyorlar. | yeni |
| color /ˈkʌlə/ | renk noun | What is your favourite color? En sevdiğin renk ne? | yeni |
| reach /riːtʃ/ | ulaşmak verb | We reached the village at dusk. Köye akşamüstü ulaştık. | yeni |
| social /ˈsəʊʃl/ | toplumsal, sosyal adjective | Social media changed the debate. Sosyal medya tartışmayı değiştirdi. | yeni |
| note /nəʊt/ | not; belirtmek noun
| She made a note of the address. Adresi not aldı. | yeni |
| history /ˈhɪstri/ | tarih noun | He teaches history at a school. Bir okulda tarih öğretiyor. | yeni |
| drive /draɪv/ | sürmek; itki verb
| She drives to work every day. Her gün işe arabayla gidiyor. | yeni |
| type /taɪp/ | tür; yazmak noun | What type of coffee do you want? Ne tür kahve istersin? | yeni |
| sound /saʊnd/ | ses; kulağa gelmek noun
| That sounds like a good plan. Kulağa iyi bir plan gibi geliyor. | yeni |
| eye /aɪ/ | göz noun | She closed her eyes. Gözlerini kapattı. | yeni |
| music /ˈmjuːzɪk/ | müzik noun | He listens to music while working. Çalışırken müzik dinliyor. | yeni |
| game /ɡeɪm/ | oyun; maç noun | The game lasted three hours. Oyun üç saat sürdü. | yeni |
| political /pəˈlɪtɪkl/ | siyasi adjective | It became a political issue. Siyasi bir mesele hâline geldi. | yeni |
| free /friː/ | ücretsiz; özgür adjective | Entry is free on Sundays. Pazar günleri giriş ücretsiz. | yeni |
| receive /rɪˈsiːv/ | almak verb | I received your message. Mesajını aldım. | yeni |
| moment /ˈməʊmənt/ | an noun | Wait a moment, please. Bir an bekleyin lütfen. | yeni |
| sale /seɪl/ | satış noun | The sale ends on Friday. İndirim cuma günü bitiyor. | yeni |
| further /ˈfɜːðə/ | daha ileri, ayrıca adverb | We need further information. Daha fazla bilgiye ihtiyacımız var. | yeni |
| body /ˈbɒdi/ | beden, gövde noun
| The human body needs water. İnsan bedeninin suya ihtiyacı var. | yeni |
| wait /weɪt/ | beklemek verb | We waited for an hour. Bir saat bekledik. | yeni |
| general /ˈdʒenrəl/ | genel adjective | This is the general rule. Genel kural bu. | yeni |
| appear /əˈpɪə/ | görünmek, ortaya çıkmak verb | A new problem appeared. Yeni bir sorun ortaya çıktı. | yeni |
| easy /ˈiːzi/ | kolay adjective | The exam was easy. Sınav kolaydı. | yeni |
| full /fʊl/ | dolu adjective | The room was full of people. Oda insan doluydu. | yeni |
| black /blæk/ | siyah adjective | She wore a black coat. Siyah bir palto giymişti. | yeni |
| sense /sens/ | duyu; anlam noun | That does not make sense. Bu anlamlı değil. | yeni |
| perhaps /pəˈhæps/ | belki, muhtemelen adverb | Perhaps we should wait. Belki beklemeliyiz. | yeni |
| add /æd/ | eklemek verb | Add some salt to the soup. Çorbaya biraz tuz ekle. | yeni |
| rule /ruːl/ | kural; yönetmek noun | The rule applies to everyone. Kural herkes için geçerli. | yeni |
| pass /pɑːs/ | geçmek verb | She passed the exam. Sınavı geçti. | yeni |
| produce /prəˈdjuːs/ | üretmek verb
| The factory produces steel. Fabrika çelik üretiyor. | yeni |
| short /ʃɔːt/ | kısa adjective | It was a short meeting. Kısa bir toplantıydı. | yeni |
| agree /əˈɡriː/ | katılmak, hemfikir olmak verb | I agree with you. Sana katılıyorum. | yeni |
| law /lɔː/ | yasa, hukuk noun | The new law takes effect in June. Yeni yasa haziranda yürürlüğe giriyor. | yeni |
| cover /ˈkʌvə/ | kapsamak; örtmek verb
| The book covers three centuries. Kitap üç yüzyılı kapsıyor. | yeni |
| paper /ˈpeɪpə/ | kâğıt; makale noun | She published a paper on this. Bu konuda bir makale yayımladı. | yeni |
| position /pəˈzɪʃn/ | konum; pozisyon noun
| He applied for the position. Pozisyona başvurdu. | yeni |
| human /ˈhjuːmən/ | insan; insani adjective | Human behaviour is complex. İnsan davranışı karmaşık. | yeni |
| computer /kəmˈpjuːtə/ | bilgisayar noun | My computer crashed again. Bilgisayarım yine çöktü. | yeni |
| situation /ˌsɪtʃuˈeɪʃn/ | durum noun | The situation improved slowly. Durum yavaşça düzeldi. | yeni |
| staff /stɑːf/ | personel, kadro noun | The staff work long hours. Personel uzun saatler çalışıyor. | yeni |
| activity /ækˈtɪvəti/ | etkinlik, faaliyet noun | Physical activity improves sleep. Fiziksel etkinlik uykuyu iyileştirir. | yeni |
| film /fɪlm/ | film noun | The film won several awards. Film birkaç ödül kazandı. | yeni |
| morning /ˈmɔːnɪŋ/ | sabah noun | I run every morning. Her sabah koşuyorum. | yeni |
| war /wɔː/ | savaş noun | The war lasted four years. Savaş dört yıl sürdü. | yeni |
| account /əˈkaʊnt/ | hesap; açıklama noun
| She opened a bank account. Banka hesabı açtı. | yeni |
| shop /ʃɒp/ | dükkân; alışveriş yapmak noun | The shop closes at nine. Dükkân dokuzda kapanıyor. | yeni |
| above /əˈbʌv/ | yukarıda, üstünde preposition | The temperature stayed above zero. Sıcaklık sıfırın üstünde kaldı. | yeni |
| event /ɪˈvent/ | olay, etkinlik noun | The event was cancelled. Etkinlik iptal edildi. | yeni |
| special /ˈspeʃl/ | özel adjective | Today is a special day. Bugün özel bir gün. | yeni |
| condition /kənˈdɪʃn/ | koşul; durum noun | The car is in good condition. Araba iyi durumda. | yeni |
| carry /ˈkæri/ | taşımak verb | Please carry this box upstairs. Lütfen bu kutuyu yukarı taşı. | yeni |
| choose /tʃuːz/ | seçmek verb | You can choose any colour. İstediğin rengi seçebilirsin. | yeni |
| father /ˈfɑːðə/ | baba noun | His father was an engineer. Babası mühendisti. | yeni |
| decision /dɪˈsɪʒn/ | karar noun | It was a difficult decision. Zor bir karardı. | yeni |
| table /ˈteɪbl/ | masa; tablo noun | The data appear in table two. Veriler ikinci tabloda yer alıyor. | yeni |
| certain /ˈsɜːtn/ | kesin; belirli adjective | I am certain about the date. Tarihten eminim. | yeni |
| forward /ˈfɔːwəd/ | ileri adverb | We look forward to your reply. Cevabınızı bekliyoruz. | yeni |
| main /meɪn/ | ana, başlıca adjective | That is the main reason. Ana sebep bu. | yeni |
| die /daɪ/ | ölmek verb | The plant died without water. Bitki susuz kaldı ve öldü. | yeni |
| bear /beə/ | katlanmak; taşımak verb | I cannot bear this noise. Bu gürültüye katlanamıyorum. | yeni |
| cut /kʌt/ | kesmek verb | They cut the budget again. Bütçeyi yine kestiler. | yeni |
| describe /dɪˈskraɪb/ | betimlemek, tarif etmek verb | Describe what you saw. Gördüğünü anlat. | yeni |
| especially /ɪˈspeʃəli/ | özellikle adverb | It is cold, especially at night. Hava soğuk, özellikle geceleri. | yeni |
| strong /strɒŋ/ | güçlü adjective | There is strong evidence for this. Bunun güçlü kanıtı var. | yeni |
| rise /raɪz/ | yükselmek verb | Prices rise every January. Fiyatlar her ocak ayında yükseliyor. | yeni |
| girl /ɡɜːl/ | kız noun | The girl won first prize. Kız birincilik ödülünü kazandı. | yeni |
| maybe /ˈmeɪbi/ | belki, olur da adverb | Maybe she forgot. Belki unutmuştur. | yeni |
| else /els/ | başka adverb | Is there anything else? Başka bir şey var mı? | yeni |
| particular /pəˈtɪkjələ/ | belirli, özel adjective | Is there a particular reason? Belirli bir sebep var mı? | yeni |
| difficult /ˈdɪfɪkəlt/ | zor adjective | This is a difficult question. Bu zor bir soru. | yeni |
| please /pliːz/ | lütfen; memnun etmek adverb | Please wait outside. Lütfen dışarıda bekleyin. | yeni |
| detail /ˈdiːteɪl/ | ayrıntı noun | Explain it in detail. Ayrıntılı biçimde açıkla. | yeni |
| difference /ˈdɪfrəns/ | fark noun | There is a big difference. Büyük bir fark var. | yeni |
| action /ˈækʃn/ | eylem noun | We must take action now. Şimdi harekete geçmeliyiz. | yeni |
| health /helθ/ | sağlık noun | Her health improved quickly. Sağlığı hızla düzeldi. | yeni |
| eat /iːt/ | yemek yemek verb | We eat dinner at seven. Akşam yemeğini yedide yiyoruz. | yeni |
| step /step/ | adım noun | This is the first step. Bu ilk adım. | yeni |
| true /truː/ | doğru, gerçek adjective | The rumour turned out to be true. Söylenti doğru çıktı. | yeni |
| phone /fəʊn/ | telefon noun | My phone is out of battery. Telefonumun şarjı bitti. | yeni |
| draw /drɔː/ | çizmek; çekmek verb
| Draw a circle here. Buraya bir daire çiz. | yeni |
| white /waɪt/ | beyaz adjective | He wore a white shirt. Beyaz gömlek giymişti. | yeni |
| date /deɪt/ | tarih; randevu noun | What is the date today? Bugün ayın kaçı? | yeni |
| practice /ˈpræktɪs/ | uygulama, pratik noun
| In practice, it rarely works. Uygulamada nadiren işe yarıyor. | yeni |
| model /ˈmɒdl/ | model noun | The model predicts a slow rise. Model yavaş bir artış öngörüyor. | yeni |
| raise /reɪz/ | yükseltmek, artırmak verb
| They raise prices every year. Her yıl fiyatları artırıyorlar. | yeni |
| front /frʌnt/ | ön noun | Sit in the front row. Ön sırada otur. | yeni |
| explain /ɪkˈspleɪn/ | açıklamak verb | Can you explain this again? Bunu tekrar açıklayabilir misin? | yeni |
| door /dɔː/ | kapı noun | Close the door quietly. Kapıyı sessizce kapat. | yeni |
| outside /ˌaʊtˈsaɪd/ | dışarıda adverb | The children are playing outside. Çocuklar dışarıda oynuyor. | yeni |
| economic /ˌiːkəˈnɒmɪk/ | ekonomik adjective | Economic growth slowed last year. Ekonomik büyüme geçen yıl yavaşladı. | yeni |
| teacher /ˈtiːtʃə/ | öğretmen noun | Our teacher explained it well. Öğretmenimiz iyi açıkladı. | yeni |
| land /lænd/ | kara, arazi; inmek noun | The land is too dry for farming. Arazi tarım için fazla kuru. | yeni |
| charge /tʃɑːdʒ/ | ücret; suçlama; şarj noun
| There is no charge for delivery. Teslimat için ücret alınmıyor. | yeni |
| finally /ˈfaɪnəli/ | sonunda adverb | Finally, the rain stopped. Sonunda yağmur durdu. | yeni |
| sign /saɪn/ | işaret; imzalamak noun | Please sign at the bottom. Lütfen alta imza atın. | yeni |
| claim /kleɪm/ | iddia etmek; talep verb | They claim the data are wrong. Verilerin yanlış olduğunu iddia ediyorlar. | yeni |
| relationship /rɪˈleɪʃnʃɪp/ | ilişki noun | There is a clear relationship between the two. İkisi arasında net bir ilişki var. | yeni |
| travel /ˈtrævl/ | seyahat etmek verb | They travel by train. Trenle seyahat ediyorlar. | yeni |
| enjoy /ɪnˈdʒɔɪ/ | keyif almak, hoşlanmak verb | I really enjoy this book. Bu kitaptan gerçekten keyif alıyorum. | yeni |
| death /deθ/ | ölüm noun | The death rate fell sharply. Ölüm oranı keskin biçimde düştü. | yeni |
| nice /naɪs/ | hoş, güzel adjective | That is a nice idea. Bu hoş bir fikir. | yeni |
| amount /əˈmaʊnt/ | miktar noun | A large amount of water was lost. Büyük miktarda su kaybedildi. | yeni |
| improve /ɪmˈpruːv/ | iyileştirmek verb | We must improve the service. Hizmeti iyileştirmeliyiz. | yeni |
| picture /ˈpɪktʃə/ | resim, fotoğraf noun | She showed me a picture. Bana bir fotoğraf gösterdi. | yeni |
| boy /bɔɪ/ | erkek çocuk noun | The boy runs very fast. Çocuk çok hızlı koşuyor. | yeni |
| regard /rɪˈɡɑːd/ | saymak; ilgi verb | He is regarded as an expert. Uzman olarak görülüyor. | yeni |
| organization /ˌɔːɡənaɪˈzeɪʃn/ | örgüt, kuruluş noun | The organization has 200 staff. Kuruluşun 200 personeli var. | yeni |
| happy /ˈhæpi/ | mutlu adjective | She looks happy today. Bugün mutlu görünüyor. | yeni |
| act /ækt/ | davranmak; eylem verb | We must act quickly. Hızlı hareket etmeliyiz. | yeni |
| quality /ˈkwɒləti/ | nitelik, kalite noun | The quality of the work is high. İşin kalitesi yüksek. | yeni |
| round /raʊnd/ | yuvarlak; tur adjective | The table is round. Masa yuvarlak. | yeni |
| opportunity /ˌɒpəˈtjuːnəti/ | fırsat noun | This is a great opportunity. Bu harika bir fırsat. | yeni |
| road /rəʊd/ | yol noun | The road was closed for repairs. Yol onarım için kapatıldı. | yeni |
| accord /əˈkɔːd/ | uyum; anlaşma noun | The change came of their own accord. Değişim kendiliğinden geldi. | yeni |
| list /lɪst/ | liste noun | Add it to the shopping list. Alışveriş listesine ekle. | yeni |
| wish /wɪʃ/ | dilemek; dilek verb | I wish you good luck. Sana iyi şanslar dilerim. | yeni |
| wear /weə/ | giymek verb | You should wear a coat. Palto giymelisin. | yeni |
| rest /rest/ | dinlenmek; geri kalan noun | The rest of the team arrived late. Ekibin geri kalanı geç geldi. | yeni |
| kid /kɪd/ | çocuk noun | The kids are at school. Çocuklar okulda. | yeni |
| education /ˌedʒuˈkeɪʃn/ | eğitim noun | Education is free until eighteen. Eğitim on sekiz yaşına kadar ücretsiz. | yeni |
| kill /kɪl/ | öldürmek verb | The frost killed the young plants. Don genç bitkileri öldürdü. | yeni |
| serve /sɜːv/ | hizmet etmek; servis yapmak verb | They serve breakfast until ten. Onda kadar kahvaltı veriyorlar. | yeni |
| likely /ˈlaɪkli/ | muhtemel adjective | Rain is likely tomorrow. Yarın yağmur muhtemel. | yeni |
| certainly /ˈsɜːtnli/ | kesinlikle adverb | That is certainly true. Bu kesinlikle doğru. | yeni |
| national /ˈnæʃnəl/ | ulusal adjective | It became a national issue. Ulusal bir mesele hâline geldi. | yeni |
| teach /tiːtʃ/ | öğretmek verb | She teaches physics. Fizik öğretiyor. | yeni |
| field /fiːld/ | alan, saha noun | She is an expert in this field. Bu alanda uzman. | yeni |
| security /sɪˈkjʊərəti/ | güvenlik noun
| Security was tightened at the airport. Havalimanında güvenlik artırıldı. | yeni |
| air /eə/ | hava noun | The air is cleaner in the mountains. Dağlarda hava daha temiz. | yeni |
| risk /rɪsk/ | risk noun | The risk is too high. Risk fazla yüksek. | yeni |
| news /njuːz/ | haber noun | The news spread quickly. Haber hızla yayıldı. | yeni |
| standard /ˈstændəd/ | standart, ölçüt noun | The standard is set by law. Ölçüt yasayla belirleniyor. | yeni |
| vote /vəʊt/ | oy vermek; oy verb | Millions voted in the election. Seçimde milyonlarca kişi oy verdi. | yeni |
| stage /steɪdʒ/ | aşama; sahne noun | We are at an early stage. Erken bir aşamadayız. | yeni |
| space /speɪs/ | alan, boşluk; uzay noun | There is not enough space. Yeterli alan yok. | yeni |
| realize /ˈrɪəlaɪz/ | fark etmek verb | I did not realize the time. Saatin farkına varmadım. | yeni |
| single /ˈsɪŋɡl/ | tek adjective | Not a single person came. Tek bir kişi bile gelmedi. | yeni |
| address /əˈdres/ | adres; ele almak noun | Send it to this address. Bunu bu adrese gönder. | yeni |
| performance /pəˈfɔːməns/ | performans, gösterim noun | Her performance improved steadily. Performansı düzenli olarak arttı. | yeni |
| chance /tʃɑːns/ | şans, olasılık noun | There is a good chance of success. İyi bir başarı şansı var. | yeni |
| accept /əkˈsept/ | kabul etmek verb | She accepted the offer. Teklifi kabul etti. | yeni |
| society /səˈsaɪəti/ | toplum noun | Society changes slowly. Toplum yavaş değişir. | yeni |
| mention /ˈmenʃn/ | bahsetmek verb | He did not mention the cost. Maliyetten bahsetmedi. | yeni |
| choice /tʃɔɪs/ | seçim, tercih noun | We had no other choice. Başka seçeneğimiz yoktu. | yeni |
| save /seɪv/ | kurtarmak; biriktirmek verb
| Save your work before closing. Kapatmadan önce çalışmanı kaydet. | yeni |
| common /ˈkɒmən/ | yaygın, ortak adjective | This is a common mistake. Bu yaygın bir hata. | yeni |
| total /ˈtəʊtl/ | toplam noun | The total came to fifty pounds. Toplam elli sterlin tuttu. | yeni |
| demand /dɪˈmɑːnd/ | talep noun | Demand for housing keeps growing. Konut talebi artmaya devam ediyor. | yeni |
| material /məˈtɪəriəl/ | malzeme; maddi noun | The material is light and strong. Malzeme hafif ve sağlam. | yeni |
| limit /ˈlɪmɪt/ | sınır; sınırlamak noun | There is a limit on baggage. Bagajda bir sınır var. | yeni |
| listen /ˈlɪsn/ | dinlemek verb | Listen to me carefully. Beni dikkatle dinle. | yeni |
| due /djuː/ | vadesi gelmiş; -den dolayı adjective | The report is due on Friday. Rapor cumaya teslim edilecek. | yeni |
| wrong /rɒŋ/ | yanlış adjective | You dialled the wrong number. Yanlış numarayı aradın. | yeni |
| foot /fʊt/ | ayak noun | My foot hurts. Ayağım ağrıyor. | yeni |
| effort /ˈefət/ | çaba noun | It took a lot of effort. Çok çaba gerektirdi. | yeni |
Temel 100'ün hemen üstü. Bu bölümü bitirdiğinizde basit haber metinlerini ve gündelik yazışmaları sözlüğe uzanmadan takip edebilirsiniz.
Yolun neresi
2. aşama · Sıklık listesini kapatın — günde bir oturumla bu havuz yaklaşık 52 günde biter.
Sıklık havuzlarının tamamında kelimeler 'öğrenildi' sayısına geçtiğinde — ya da testi tekrarlayıp genel kapsamınız %90'ın üstüne çıktığında.
Sırada: İlk 1000 · B
Kelimeleri cümle içinde sınamak için: cümle çevirisi setleri
Kaynak
NGSL 1.2 — sıklık sırası 45–620
New General Service List sürüm 1.2'nin en sık kullanılan bandından alındı. Her kelimenin sıklık sırası kaynak listeyle karşılaştırılarak doğrulanır. Artikel, zamir, edat, bağlaç ve yardımcı fiil gibi işlev sözcükleri bu havuzlara alınmaz — onlar gramer referansının konusudur. NGSL sırası 45’te başlıyor: ilk 44 sıra zaten temel-100’ün kapsadığı en yüksek frekanslı kapalı sınıf kelimeleridir, tekrar edilmiyor. Bu bandın (45-620) karakteristiği somut isimlerden soyut kavramlara geçiştir — ‘life’, ‘way’, ‘time’ gibi çok anlamlı, bağlama göre şekil değiştiren kelimeler burada yoğunlaşır; bu yüzden bu banttaki kartların bir kısmı ikincil anlam (senses) taşır.